Mimarlık - YeşilOdak -Geleceği Yeşil Tasarla - YesilOdak.com

Uzaylılar türk olsa herkes bisexual olurdu

Çok güzel bir öykü.Biraz uzun ama sabırla okumanızı öneririm. Bitmiş tükenmiş bir adamın hikayesini anlatacağım sizlere... Lütfen kendinizi onun yerine koyarak okuyunuz.
Meslek hayatınız bir biçimde nihayetlenmiş. Ömür boyu hayalini kurduğunuz emekliliğe sağ salim ulaşmışsınız. Nohut oda, bakla sofa evinizde huzurla dinlenip, sabahları sardunyalarımı sularım , bir kafeste kanaryamı beslerim dediğiniz o vakit gelmiş.
İlk birkaç gün şahane geçiyor, eş dost ziyaretleri, devlet dairelerinde tezahüratlarla kapılardan karşılanmalar, çaylar, kahveler, “Ooo ne şanslısın üstadım, darısı başımıza...” lar, evde hanımla sabah keyifleri derkeeen... Üst üste aynı yerlere gittikçe insanlar masanın önündeki sandalyeyi göstermemeye, hatta meşguliyet bahane ederek başını bile kaldırmamaya, hanım da “E bey, sen biraz çıksan da gezsen...” demeye başlayınca anlıyorsunuz hanyayı konyayı.
Kendinizi işe yaramaz, boş, hiç bir şey üretmeyen biri olarak görmeye başladığınızda çöküş de peşinden gümbür gümbür geliyor. Her yerde fazlalıksınız, eski iş yerinizde, evinizde... Zaman nasıl geçer, hayat böyle sürer mi??
Eski saygı gördüğünüz günlere duyduğunuz özlem size hayatınızın belki de en önemli kararını aldırıyor. Koca adam, evdeki somyaya kapanıp hüngür hüngür ağladığınız gecenin sabahı , gidip başvuruyorsunuz İl Eğitim Müdürlüğü’ne : “Ben yeniden öğretmenlik yapmak istiyorum. Atayın beni Anadolu’nun bir köy okuluna!”
Şaşırtıcı bir hızla yerine geliyor dileğiniz. Polatlı’ya bağlı Keltepe köyüne yol görünüyor. Cumhuriyetin ilk yılları sayılır hala. Yol yok, elektrik yok, bozkırda bir kıraç köy. Numunelik niyetine bir tek tane ağaç, bir yeşil çalı dalı yok. Sarı, sapsarı, ruhsuz, şekilsiz, çiğnenmemiş bir mezarlık kasvetinde bir köy. Evler bile ev değil de köstebek tümseği gibi görünüyor gözünüze.
Bir kağnıyla götürüyor adamın biri sizi oraya. Karşıdan görünüverince ilk aklınıza gelen şey şu : “Sevmedim bu köyü. Hiç sevmedim.!” Kağnıcı sanki duymuş gibi iç sesinizi, “ Efendi, sen buralarda edemen ya, hadi hayırlısı” deyiveriyor.
Gecenin bir vakti bir gariban köylü sizi karşılayıp derme çatma bir kulübeye götürüyor, samandan bir yatak, ölü ışıklı gaz lambası, pis bir oda. Köyün hafızı ile aynı tek göz odayı paylaşacaksınız üstelik. Ne yapsın adam, soğumuş bulgur pilavını sizinle paylaşıyor, “Kusura bakma” diyor, “Yanında ekmek veremiyorum. Ekmek bile bulunmaz burada. Ekmeksiz köy burası!” Tüm gece bakışlarınızı tavana dikip “Ne yaptım ben??” diye kendinize söveceğiniz bir korkunç gece. Sabaha aldığınız karar şu, aynı kağnıcıyla gerisin geri evinize dönmek. Hem de hemen. El ne derse desin. Bu kabus yerde kalmanız mümkün değil. !
Sabah bir uyanıyorsunuz ki kağnıcı çoktan çekmiş gitmiş. Karşınızda bir başka gariban, ufacık tefecik, sivri sakallı bir ihtiyar. Üstü başı dökülüyor, şahrem şahrem nasırlı ayaklarında parçalanmış pabuçlar, lime lime bir mintan. Sarı Çavuş’muş adı. Kendine görev bellemiş, illa köyü gezdirecek size.
İlk durak okul. Gözleriniz yerinden uğruyor resmen. Okul binası, dört yıkık dökük duvar, cam yok, pencere yok, içinde de muhtarın davarları otluyor!! Ne bekliyordunuz ki zaten.
Şöyle bir dolanıyorsunuz etrafta. Her yer bataklık. O yüzden köy halkı sıtmadan kırılıyor. O vıcık vıcık çamur yemiş bitirmiş berekete dair ne varsa. Kısacası Keltepe köyünün katili işte tam da burası. “Sıtmabükü” diyorlar oraya. Kocaman yeşilimtrak sinekler kaynıyor üstünde.
Haydin öğlen oluyor, iki yumurtaya yufkaları bana bana karnınızı doyurmaya çalışıyorsunuz. Baktığınız her yer sefalet, yokluk... Bir testide de su var. O kargaşada o sudan ne zaman bir yudum alsanız tadına hayret ediyorsunuz. Bu.. bu su nasıl böylesine lezzetli olabiliyor?
Sarı Çavuş “Bu su, bataklığın tam ortasında Üçgöze’lerden çıkar “diyor, “Hakkın hikmeti...”
Cidden o Sıtmabükü’nün tam ortasında bembeyaz kumlar arasında bir billur su kaynağı var. İnanılır gibi değil. Meğer eskiden oralardan gürül gürül akan bir dere varmış. Kenarları hep söğütlük, meşelikmiş. Sonra sellerle önü tıkanmış o güzelim suların, kayalar inmiş içine, akıntı yolu kapanınca da olmuş size bir bataklık.
O ihtiyarcık, o üstü başı yırtık adamcağız, size bir güç veriyor anlattıklarıyla nedense. Bir gün önce dünya ayaklarınızın altından kayarken şimdi kendinizi güçlü hissediyorsunuz bir şekilde. Ne yaptı bunu, bir yudum lezzetli su mu??
Düşünmeye başlıyorsunuz, belki de bir umut vardır. Bataklık belki sadece yüzeydedir, ya altında o billur gibi su kaynıyorsa ?
Ertesi gün köyün imamını ziyaret ediyorsunuz. Yataktan kalkamıyor ne zamandır. Öyle aydınlık, öyle bilge, öyle tatlı dilli bir adam ki. Yattığı yerden size o ekmeksiz köyün tüm geçmişini anlatıyor, nasıl bir cennet mekanken bu bataklığa dönüştüğünü bir daha dinliyorsunuz...
Çıkışta bir müjdeli haber var ödül gibi: Muhtar okuldaki davarlarını almış. Samanları boşaltmış. E hadi bir teşekkürü hak etti, bir ziyaret de ona. Öyle dertli ki adamcağız : “Bu gidişin sonu kötü efendi. Sığırlarımız ot diye toprak yalar. Ekini tarladan avuçlarla yolduk. Açız, hastayız...” Anlayacağınız köy dağıldı dağılacak. Ah şu Sıtmabükü.! Canına okuyor herkesin.
Farkında bile olmadan Keltepe’de kalmaya karar veriyorsunuz. Her gün ertesi gün gidebileceğinizi düşünerek geçiyor zaman. Bir sabah köyün bağlı olduğu Polatlı’ya pazara gitmeye niyet ediyorsunuz. Gece kalacağınız hana doğru yürürken çay bahçesinde bir kalabalık çekiyor dikkatinizi. İlçenin tüm ileri gelenleri oturmuş sohbetteler. Bir babacan Albay var, anlattıkça anlatıyor neler yapmış Polatlı’ya, ne atölyeler, ne tamirhaneler, sayesinde bu kışlalar, bu lojmanların harcında taş taşımış herkes. Hah diyorsunuz, işte bana bu lazım. Herkes çekilince usulca sokuluyorsunuz Albay’a. Yanından ayrılırken eline bıraktığınız ufacık not kağıdı var. Ne mi yazıyor içinde? “ 5 büyük, 3 küçük pencere, 1 kapı, bir de yazı tahtası”.
Köye bir dönüyorsunuz ki mektep binası baştanbaşa sıvanmış, merdivenler yıkanmış, sulandırılmış toprakla her yer cilalanmış . Daha ona sevinmeye kalmadan iki gün sonra bir atlı arabayla pencereler, kapılar gelmiyor mu?! Hem yanında iki sandalye bir masa, iki de gemici feneri ile. Gazyağını bile unutmamış yollamışlar. Var ya, dünyalar sizin oluyor, dünyalar..!! Siz böylesine gayret ederken köylü durur mu? Bir güzel de kireç badanası yapılıyor okula. Artık ekmeksiz köyün o köstebek tümseği gibi zavallı evlerinin içinde pırıl pırıl parlayan bir bembeyaz okulu var!
O gün,işte o gün... Karar veriyorsunuz : “Eğer bu insanları bu perişan halden kurtarırsam, eğer yüzlerini güleç tutar, onları ümitlerle hayata bağlarsam... Bu Sıtmabükü günün birinde altın başaklı tarlalar, yemyeşil bostanlarla donanır mı? Bu köyde ölmüş bir çamur yığını değil, asil bir mayadan yoğrulmuş, uyandırılmaya muhtaç bir insan hazinesi var. Burada ben, açlığa, çoraklığa, bataklığa, sahipsizliğe rağmen toprağını bırakmayan, ona yapışan, yenilen, fakat geri çekilmeyen insanların arasında bir savaş cephesindeyim.”
Okulun açıldığı gün, köyün çocukları geliyor. Öylesine yabaniler ki, utanmaktan bahçe kapısına bile yanaşmıyorlar. Zorlamıyorsunuz onları. Gülümseyerek bekliyorsunuz. Sonunda içlerinden biri, ufacık tefecik bir kız çocuğu alacalı entarisini dalgalandırarak geliyor yanınıza. Bahar çiçeği gibi tazecik. Onunla birlikte öteki çocuklar da cesaret buluyorlar. Sıralanıyorlar mektepteki üç beş sıraya.
Kaldırıyorsunuz birer birer. İsimlerini söylemeleri lazım. Fakat o da ne? Çocukların hiç biri soyadlarını bilmiyor. ! Soyadlarını bilmiyorlar yahu, soy adlarını.! Allahtan akıl edip tüm haneleri tek tek dolaşıp liste tutmuşsunuz, bakıyorsunuz önünüzdeki listeye, tek tek öğretiyorsunuz, “Oğlum senin soyadın Sungurlu. Söyle bakayım...” “Ben Gülizar. Hidayet’in bebesiyim.” “Ha kızım, senin adın Gülizar Alanlı. Tekrarla bakayım...”
Adım adım oluyor herşey. Muhtar, komşu köylerden söğüt soymaları buluyor çatıyı devşirmek için. Siz gidip Toprak Mahsulleri ofisinin bahçesinde yere atılmış kiremitleri istiyorsunuz Müdür’den. E bir de Su İşleri Müdürlüğü’nden kamyon. Onların taşınması bile başlı başına iş. Okul soğuk çünkü. Her çocuk kolunun altına bir tezek sıkıştırıp geliyor ki ısınabilsinler. Çatı yapılmadan kış dayandı mı vay halinize...Çocuklar o tezeği taşımasın diye bir çare ararken İmam yetişiyor imdada. İmam hakkı, muhtar hakkı gibi, bu sefer de tezek vergisi kesiyorlar köylüye. Çocuğu olsun olmasın, herkes bir tezek verecek.
Okul tamam. Sıra geldi Sıtmabükü’ne. Gencecik, idealist bir Kaymakam var. Onunla tanışmanız herşeyin dönüm noktası. Öncelikle bir doktor yolluyor köye. Şu sıtma işi bir çözülmeli. Demeye kalmadan Devlet Su İşleri’nden memurlar geliyor. Aman ne büyük olay, herkes ayakta, yürekleri ağzında.
Ve mucize başlıyor.! Diyor ki o gencecik mühendisler, “Sen haklısın hoca, batalık fos, altında gürül gürül su kaynıyor. İnsan burasını sanki kendi yüzünü jiletle traş edermiş gibi kısa zamanda parlatır. Toprak bir kez meydana çıkınca da Sıtmabükü yokolur, olur sana Keklikpınarı. Sonra getirdiği altını kürekle karıştırırsınız.”
Anadolu’nun en berbat , en ölmüş köyünde , en fakir insanları arasında bir köy öğretmensiniz ama ümitler içindesiniz artık. Gönlünüz ferah. Keltepe ile Polatlı pazarı arasından başka dünyaları olmayan bu insanlara ufukların sınırlarını açmak, yarın açacakları kapıların anahtarlarını vermek sizin göreviniz.
Okulda gençlere akşam kursları, yaşlılara özel dersler, tüm köyün çocukları öğrenciniz artık. Bir Köy Odası açıyorsunuz ahali toplanıp muhabbet edebilsin diye. Hareketleniyor köy, canlanıyor, güçleniyor, özgüveni artıyor günden güne. Biliyorlar ki Sıtmabükü denen canavar yenilebilir. Mümkün yani kaderlerini değiştirmek.
Ve değişiyor da. O üstünde yeşil sineklerin uçtuğu sarı bataklığın ortasından billur bir akıntının özgürce süzülmesi ile başlıyor değişim. Bir ekskavatör kepçesi yetiyor onu yenip yoketmeye.
Sulanan topraklar yeşeriyor, kadastrodan memurlar gelip köylüye toprakları dağıtıyor, Şeker Şirketi’nden mühendisler gelip pancar ekimini anlatıyorlar. O kıraç, o ölü topraklarda yumruk yumruk şeker pancarları büyüyor. İlk yıl için ekme, sürme hep şirketten. İlerde hesaptan düşülecek bunlar.Öyle de bir nimet ki bu pancar, 1.000 dönüm bereketli toprak 4.000 ton ürün veriyor. İlk avansı da elden getirmişler üstelik. Trink para. Hayatında mı görmüş Keltepe’liler onca kaymeyi bir arada... Bayram var, bayram..!! Bununla da bitmiyor üstelik, bir de şeker primi varmış ödenecek. Hem de parasız. Vagonlar yüküyle şeker. Hem de şahane bir adet var, şeker primi “kadınların” hakkı, ona erkekler dokunamaz.
Muhtar inanamıyor hala. “Efendi , bizi bir adam yerine koydular ki şaşarsın!”
Efendim o Keltepe, o ekmeksiz köy, oluyor size "Keklikpınarı". Artık bostanlar mı istersiniz, bağlar mı, 30.000 kavaklık köy korusu mu, kooperatifler mi, süthaneler mi, arı kovanları mı...
Asrın temposuna ayak uyduramamış, ama efendi bir millet onlar. Hem de dünyanın hazineleri üzerinde yaşıyorlar da farkında değiller. Ta ki... Bir tek kişi... Oraya ayak basana kadar... Hayatına küsmüş, yolun sonuna geldiğine inanmış bir emekli öğretmen, cennetin kapılarını açıyor onlara. Havada , kökünden kopmuş, kendine yabancılaşmış bir aydın değil o. Çamura batmışken bile elindeki bayrağı havada tutabilen biri.
Okuyanlar anlamıştır. Tanımayanlara bilgi vereyim, Şevket Süreyya Aydemir’in “Toprak Uyanırsa” kitabı. Ağlaya ağlaya okudum. Burnumu çeke , çeke. Metroda, parkta, AVM’lerde, hiç utanmadan gözyaşlarımı akıta akıta okudum.
Ülkemin bu bereketli toprakları uyuyor diye ağladım. Toprak uyandığında olacak mucizelere tanık olduğum için ağladım. “Ben tek başıma ne yapabilirim ki?” zihniyetinin nasıl yolumuzu tıkadığını bir kez daha fark ettiğim için ağladım. Çoğu yerde mutluluktan ağladım. Şahane bir film izler gibi. Kimi zaman sadece ekmeğe muhtaç olmak da değil, “erdemler” konusunda bir çoğumuzun kendimizi o Keltepe sığırları gibi açlıktan toprağı yalıyor gibi hissettiğimizi düşündüm.
Sonra dedim ki, Sıtmabükü bataklığı ile Keklikpınarı cenneti arasındaki fark, incecik, ipincecik bir çizgi. Adına da “bakış açısı “ diyoruz. Tıpkı umutla umutsuzluk arasındaki sınır gibi. Ayağın bir taraftayken elinde karamsarlık var, diğerinde iyimserlik ve emek var. Bu kadar yalın, bu derece basit.
Ne zaman kendimi umutsuz hissetsem “Sıtmabükü’nün bataklığı fos Bige.” diyeceğim kendime. “Altında billur gibi su çağlıyor."
O köy öğretmenini umutsuzluktan umut tarafına geçiren ilham bir yudum lezzetli su olmuş.
Sen... bir bak etrafına, tertemiz bakışlı bir oğlan çocuğu, sana evladım diye hitap eden hiç tanımadığın bir teyze, elindeki ağır poşeti taşımana yardım eden pazarcı kardeş, bahçedeki kediyi besleyen komşun, caddede ezilen martıyı kucaklayan adam, bastonlu annene tüm trafiği durdurup yol veren kamyon şoförü, apartman görevlisinin dünya tatlısı afacan oğlu, hepsi, hepsi birer ferah yudum su olsun aksın taa içine...
Ununu elemiş duvarına asmış, ama yine de konfor alanından çıkıp memleketine hizmet için çabalayan bir emekli öğretmen kadar olamayacaksan seni mutsuz eden hiç bir şey hakkında şikayet etme hakkına sahip değilsin.
“Sen” harekete geçmeden, sen farkı yaratmaya başlamadan değişmeyecek hiç bir şey. Keklikpınarı’na ulaşmanın yolu buradan geçiyor.
Ama önce inanacaksın.
“Sıtmabükü fos.”
“Altında dünyanın en güzel suyu çağlıyor “
Anlayacağın, beklediğin mucize Sıtmabükü’nün içinde.
Bige Güven Kızılay 09.07.2018
submitted by Ektaynot to kopyamakarna [link] [comments]

Her gün bir hikaye #5

İki genç kız, birbirleriyle konuşmadan önlerindeki yemeğe konsantre olmuşlardı. Bulundukları oda oldukça dağınıktı. Yerdeki giysiler, koltukların üzerindeki yiyecek artıkları, günlerdir temizlenmediği için ağzına kadar dolmuş küllük ve ucuz bir elektrikli ısıtıcı buranın bir öğrenci evi olduğunu gösteriyordu. Saçları kirpi gibi olanın son lokması bitince tekrar çenesi açıldı: “Peki niye seni istiyolarmış? Bebek bakıcılığını liseli hatunlar yapmaz mı?” “Tanıdığımın tanıdığı. Beni biliyorlar.” “İki çocuğu sana teslim ettiklerine göre her şeyi bilmiyolar heralde.” Saçları uzun olan genç kız, parlak yeşil gözleriyle kirpi olana nefret dolu bir bakış attı. Çatalı tabağa fırlatıp sofradan kalktı. “Para lazım tamam mı? Hoşuma mı gidiyo sanıyosun?” Çatalın çıkardığı sesten irkilen kirpi cevap veremedi. Akşamüstü beşte telefon çaldığında uzun saçlı kız okuldan yeni gelmişti. Üstünde sütyen, altında kot pantolonla telefonu yakaladı. Arayan, gideceği evin sahibesiydi: “Adım Şenay” diye devam etti. “Akşam dokuzda evinizdeyim. Yo, sorun olmaz. Mavişehir’i biliyorum.” Kirpi arkadaşıyla kaba bir üslup ve ses tonuyla konuşmuş olan Şenay, telefondaki hanıma karşı gayet nazik ve yumuşaktı. Ama bu yapmacık bir nezaket değildi. Tedaviden sonra ilk defa çalışacağı için oldukça duyguluydu, bu duygu yoğunluğu konuşmasına yansımıştı. Otobüsten indiğinde saat sekiz buçuğu biraz geçiyordu. Gece olmamakla birlikte hava yeterince kararmıştı. Bir daire oluşturmuş birkaç gökdelenin bulunduğu bir siteye girdi. Etraf karanlık olduğu için gideceği apartmanın yerini birkaç dükkana girerek ancak bulabildi. Elindeki adres kağıdına baka baka apartmana geldi. Daire sekizin ziline bastı. Diafondaki kadına kendini tanıtıp içeri girdi. Kapıyı çalmadan önce kirpi arkadaşıyla yaptığı son konuşması aklına geldi. Dışarı çıkmak için ayakkabılarını giyerken “Psst, Şenay!” sesini duymuştu. “Kızmadın di mi?” “Ne kızcam lan? Aslında evet kızdım da salla boşver.” Kapıdan çıkarken de kolunu tutmuştu: “Bol şans, sıç hepsinin ağzına.” “Ne sıççam ya hiç uğraşamam. Yine de sağol.” Şenay cesaretini toplayıp kapıyı çaldı. Kapı tahmin ettiği gibi süslü bir kokona tarafından açıldı. Kadının suratından önce istemeden içeriye göz attı. İçerisi de tahmin ettiği gibi oldukça lükstü. “Merhaba” dedi Şenay. “Ne yapıyorsun?” diye cevap verdi kadın. “Eee... Ayakkabılarımı çıkarıyorum.” “Ayakkabı dışarda mı çıkar?” “Çıkmaz mı?” “Ne komik şeysin sen. Geç bakayım içeri.” Her an bir mayına basabilirmiş gibi dikkatli adımlarla holden salona geçti. Önünde eskortluk yapan kokonayı evin hizmetçisi sanmıştı ama kadın “İşte çocuklarım” diye söze başlayınca yanıldığının farkına vardı. Zaten evin bir hizmetçisi olsaydı çocukları ona bırakırlardı. Böyle lüks bir evde hizmetçi olmaması da ayrıca garipti. Belki de evde bir yabancının olmasından hoşlanmıyorlardı ama o zaman çocukları bakıcıya bırakmazlardı. Sıkıntıdan ellerini ceketinin cebine soktuğunda eline bir kart geldi. Kartı okuyunca, onun oraya kirpi arkadaşı tarafından çaktırmadan konduğunun farkına vardı. “Şenay” demişti arkadaşı. “Şenay, bak bunlar ufak paralar. Çalış çalış bi yere kadar. Bunun yol parası var bilmemnesi var.” “Ben kendimi satmam tamam mı?” diye çıkışmıştı. Tam gidecekken son bir hamleyle omzundan yakalamıştı arkadaşı Şenay’ı: “Bak, adam üç milyar saydı tek böbreğime. Üç milyar lan. Dört senenin harç parası. Yediğime içtiğime dikkat edicem o kadar. Havadan üç milyar geldi. Sen de yapsan şu işi, bi sene kira derdi çekmeyiz valla.” “Beyin de alıyolar mı? Seninkini satarız, sahibinden az kullanılmış...” “Duydun mu?” dedi kokona. Şenay şimdiki zamana döndü. Kartı cebine geri soktu. “Çocuklar on buçukta yatacak?” “Çocuklar on buçukta yatacak” diye tekrarladı kokona. “Birazdan yemeklerini yedir, üstüne derin dondurucudaki dondurmadan ver. Sadece bir bardak. Etrafı dağıtmasınlar, uslu uslu otursunlar. Ödevlerini yaptıklarından emin ol. Başlarından da sakın ayrılma.” Şenay kafasını çevirip ilk defa çocuklara baktı. İki kişiydiler. Erkek olan on yaşlarındaydı. Şirin gözüksün diye saçları hamam tası şeklinde traş edilmişti. Amerikan dizilerindeki küçük ama haylaz çocuk tipine benzetilmeye çalışılmıştı, ama koyu kahverengi gözleri ve gülümsediği zaman eksik dişleri görünen itici suratıyla altın semerli bir fareyi (?) andırıyordu. Ablasının da ondan geri kalır yanı yoktu. Pamuk Prenses’e benzetilmek için üzerinde saatlerce uğraşıldığı belliydi ama en fazla elyaf veya orlon prenses olabilirdi. Cimcime ünvanı verilen, yaşıtı olan erkekleri her fırsatta yalan, iftira ve kaba kuvvetle ezmeye çalışan ve yaptıkları büyükler tarafından “Bak sen cimcimeye” diye teşvik edilen kız çocukları aklına geldi. O an evden çıkıp gitmek istedi. Keşke gitseydi... “Annecim?” dedi cimcime. “Bu büyüüük?” “Aceleye geldi naapalım? Liseli bakıcımız kalmadı. Bu Şenay.” Liseli bakıcımız kalmadı? Neden her şey bu kadar zor olmak zorundaydı? Tek istediği evde birkaç saat kalıp, parasını alıp gitmekti. Ama anlaşılan karşısında Ayşecik, Ömercik, Cimcimecik, Orospu Evladıcık türünden afacanlar vardı. Yine de kararlıydı. Planını şimdiden belirlemişti. “Sen Gülşah olmalısın” dedi Şenay, sonra erkeğe döndü: “Sen de Sezer.” “Hayır ben Gülşah’ım o Sezer” dedi Sezer. Sesi ablasından daha inceydi. İkisi birden kahkahayla güldüler. Şenay da zorlama bir gülümsemeyle karşılık verdi. Sonra anneye döndü: “Liseli bakıcınız niye kalmadı?” “Hepsini yediler.” Salonda kısa bir sessizlik oldu. Sonra anne ve çocuklar tekrar gülüşmeye başladılar. İçlerinde kulağını en çok tırmalayan Sezer’in o tiz sesiyle çıkardığı sözde kahkahalar oldu. Şenay biraz önceki gülümsemesinin bir kopyasını yaptı ve anneye kapıya kadar eşlik etti. Anne kapının eşiğinde durup “Çocuklara iyi bak, bir dediklerini iki etme tamam mı?” diye imkansıza yakın bir emir verirken tuvaletten baba çıktı. Şenay’ın dikkatini çeken ilk özelliği haram göbeği ve kel kafası oldu. Mutlaka bir BMW’si olmalıydı. Park yerinde yanından geçtiği son model arabaları tek tek aklına getirdi. Acaba hangisi onundu? “Meraba hanımefendi” dedi kapının eşiğinde ayakkabılarını giyerken. “Bunlara bakıcı dayanmıyor biliyo musun? Ama şimdiden söyliyim. Eğer ikinci kez gelirsen sana bu gece aldığın ücretin iki katını veririm.” “Merak etmeyin, ben dayanıklıyım. Ötekilere benzemem.” Arkasında bir fısıltı duydu. Gülşah’la Sezer bütün konuşmaları dinlemişlerdi. Bir dediklerini iki etme bölümü dahil. Şenay yeterince soru soramadan kaçınılmaz son geldi. Anne ve baba evden ayrılmışlardı. Çocuklar sorun çıkarmasın diye hemen önceden planladığı konuşmasını yaptı. Diğer ‘dadı’lardan farklı olduğunu, çocukların düşmanı olmadığını belirtmek istiyordu: “Selam, anneniz saat on buçukta uyuyun, ödevleri yapın falan dedi ya. Ben size öyle kurallar koymuyorum. İstediğiniz kadar oyun oynayın, televizyon melevizyon seyredin. İstediğiniz zamanda da yatın. Çok gürültü yapmayın yeter. Anlaştık mı?” Sorusunun cevabını dinlemesine bile gerek yoktu, ama kulağına beklemediği bir söz geldi: “Anlaşmadık” dedi Gülşah’ın sesi. Şenay yüzünü ona çevirdi ama bir şey söylemedi, Gülşah’ın gerekçesini dinlemek istiyordu. “Annemi duydun. Bizi on buçukta yatırmak zorundasın. Ödevlerimizi yaptırmak zorundasın. Annemin söylediği her şeyi yapmak zorundasın, yoksa para yok.” Para derken eliyle para sayma hareketi yaptı. Şenay’ın gülümseyen, nazik suratı kayboldu. Daha ilk dakikadan kontrolü kaybetmişti. Uzlaşmacı tavrını sürdürdü: “Peki, nasıl isterseniz. Birazdan akşam yemeğini yeriz. On buçukta da yatarsınız.” Saat dokuzu on geçiyordu. Seksen dakikalık iş için ücret almak karlı olabilirdi. Her şeyin yolunda gitmesi için dua etti. Karşısında kendinden çok daha güçsüz iki çocuk vardı, en çok da bundan korkuyordu. Çocuklar da bu korkuyu hissetmişlerdi...
Şenay salona girdiğinde çocuklar televizyonda, ünlü bir popçunun reklamlardan sonra açıklayacağı yeni sevgilisinin tanıtıldığı paparazzi programlarından birini seyrediyorlardı. Mutfağın ışığı açıktı. “Yemeğinizi ısıttım” dedi Şenay. “Gelemeyiz. Televizyon izliyoruz.” “Ama şimdi yemezseniz saat on buçuka yatakta olamazsınız.” “Evet, sen de paranı alamazsın.” “Bana yardımcı olmak istemiyor musunuz? İşimi yapmam lazım. Sonra on buçuğa kadar hem dondurma yersiniz hem de televizyon...” “Parayı alacak sensin. Senin işini niye biz yapalım?” Bu sefer konuşan Sezer’di. “Evet, o para lazım bana. Okula gidiyorum, ailem İstanbul’da. Okumak için para laz......” “Allah versin” diye sözünü kesti Sezer. Gülşah ekledi: “Çık sokağa orda dilen.” Şenay sustu, dişlerini sıktı. Gözlerini hafif kıstı. Sesini yükseltmemeye çalışarak: “Yemeği buraya getireyim o zaman” dedi. “Öffff... Naaparsan yap.” Saat dokuz buçukta Şenay elinde tepsiyle salona girdiğinde yüzünde artık gülümseme yoktu. “Şuraya bırak” dedi Gülşah gözlerini televizyondan ayırmadan. Şenay içinden “Beni sinirlendiremezsiniz” diye tekrarlıyordu. Şenay’ı tanıyan çoğu insan onun inanılmaz sakin ve sabırlı biri olduğunu, karıncayı bile incitmeyeceğini söylerdi. Evdeki karasinekleri bile öldürmeden yakalayıp evin dışına atmaya çalışırdı. Eğer dünyada bu çocuklarla baş edebilecek tek bir kişi varsa o da Şenay olmalıydı. Tepsiler çocukların önündeydi ama televizyona bakmaktan yemekle ilgilenmiyorlardı. Şenay salondaki yemek masasının sandalyelerinden bir tanesini çekti ve yüzü koltuktaki çocuklara dönük şekilde oturdu. Onları gözleriyle rahatsız edip yemeklerini yedirmeye çalışıyordu. On beş dakika hiç bir tepki gelmedikten sonra konuşmaya karar verdi: “Yemeklerinizi yesenize.” Akşam yemeğini yarım saat geciktirmiş olan çocuklar açlıktan ölüyor olmalıydılar. Kızarmış patates ve köftenin kokusu Şenay’ı bile tekrar acıktırmıştı. Çocuklar eğer gerçekten çocuk olsaydılar karınlarının acıktığını farkedip yemeğe saldırmaları gerekirdi, ama onların bu umursamazlıkları sanki kasıtlıydı. Şenay bileğine baktı, saat on olmuştu. “Program bitince yersiniz. İstediğiniz saatte de yatarsınız. Olmaz mı?” İkisinden de cevap gelmedi. Sabırla cevap vermelerini bekledi ama oralı bile olmadılar. “Tamam o zaman anlaştık, ben şu masada ders çalışıyorum. Yemeğinizi yer, yatarsınız.” “Hayır.” Sezer gözlerini televizyondan ayırmadan cevap vermişti. “Yemeğimizi yedirmek ve bizi on buçukta yatırmak zorundasın. Tabi eğer paranı istiyosan.” “Ama siz kocaman çocuklarsınız. Kendi kararlarınızı veremez misiniz?” “Biz televizyon seyretmeye karar verdik.” Sezer’in lafını ablası tamamladı: “Yemeğimizi yediremiyorsan o senin sorunun.” Şenay sandalyeden kalktı. İki çocuk da, bu hareketten irkilmiş olmasına rağmen aralarında anlaşmış gibi umursamaz tavırlarını sürdürdüler. Kendisine daha yakın olan Gülşah’ın tepsisindeki çatalı aldı ve köfteye batırdı: “Ne yapmamı istiyorsunuz anlamıyorum ki.” Köfteyi kızın ağzına götürdü: “Ben mi yedireyim size?” Gülşah “Git başımdan be” diyip kafasını çevirmeden Şenay’ın elindeki çatala elinin tersiyle bir tokat attı. Bu tepkiyi beklemeyen Şenay çatalı yere düşürdü. Yerdeki çatalı almadan önce kafasını televizyona çevirdi. Televizyonda reklamlar vardı. Yerden çatalı aldı ve bir kez üfledikten sonra çatalı Gülşah’ın ağzına zorla sokmaya çalıştı: “Zorla mı yedirmemi istiyorsunuz?” Bu zorba hareketine karşın sesi oldukça yumuşak ve sakindi. Gülşah’ın ağzını açması için burnunu sıktı: “Aç bakalııım.” Gülşah’ın ilk defa televizyon üzerinde yoğunlaşmış dikkati dağılmıştı. Yüzünü ekşitip Şenay’a çevirdi, iki eliyle çatal tutan eli yakaladı ve avazı çıktığı kadar “İmdaaaat!” diye bağırmaya başladı. Olayı dışarıdan biri seyrediyor olsaydı, sapık bir katilin kızı bıçaklamaya çalışırken kızın canını kurtarmak için çırpındığını düşünürdü. Çığlığı komşuların duymasından korkan Şenay çatalı geri çekip bu sefer de Gülşah’ın ağzını kapamaya çalıştı. Aynı anda Sezer yerinden fırlayıp tek eliyle zar zor kaldırdığı kalın cam küllüğü Şenay’ın beline indirdi. Tüm olay esnasında sesini yükseltmemiş olan Şenay, telaşlı ama yumuşak ve kısık sesiyle “Dur. Şşş, sakin ol. Saçmalama” diyerek Gülşah’ı yatıştırmaya çalışırken beline yediği kültablasının ardından ilk defa “Ananıs kiyim!” cümlesiyle sesini yükseltmiş oldu. Arkasına dönüp bu sefer de Sezer’in küllüğü tekrar indirmeye çalışan elini tutmak isterken, Gülşah kontrolden çıkıp sadece korku filmlerinde duyulabilecek yapay çığlıklar atmaya başladı. Çığlıkların yapay olduğu besbelliydi, çünkü hiç kimse bu kadar acı bir çığlığı bu kadar uzun süre çıkaracak kadar ızdırap çekip hayatta kalamazdı. Paniğe kapılan Şenay iki eliyle küllüğü tutup bütün gücüyle kendine çekti. Sezer ellerini ovuşturdu: “Canımı acıttın hayvan!” Şenay hala daha ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. Küllüğü yerine koyup Sezer’in eline bakmak istedi: “Hani bakayım neresi acımış.” “Sktir lan!” diye elini hızla geri çekti Sezer: “Öyle götünü yiyim ayağıyla kurtulamassın, anneme söylicem seni.” Nefesi kesilen Gülşah kendi kendine sustu. “Ne istiyosunuz, istediğinizi söyleyin o zaman.” Şenay sözünü bitiremeden kapı çaldı. Birileri çığlıkları duymuş olmalıydı. “Şimdi sıçtık” diye geçirdi içinden. Yavaşça kapıya gitti. Delikten baktı. Kelli felli bir adam vardı kapının dışında. Kapının kolunu tuttu, sonra çocuklara döndü, “Size para veririm” diyip kapıyı açtı. “Buyrun” denmeyi beklemeden direkt içeri daldı kapıdaki adam. “Nerde çocuklar?” diye etrafa bakınırken çocukları televizyonun karşısındaki koltukta yemek yerken buldu. Şenay rahat bir nefes aldı: “Kusura bakmayın. Çocuklar televizyonun sesini fazla açmışlar.” Göbeği atletinin altından sarkan bu ‘V’ kaşlı adamın karizmasına güvenip uzaktan kumandayı eline aldı: “Zaten de yatıyorlardı.” Televizyonu kapattı. Bakıcının çocuklara zarar verdiğini düşündüğü için eve girmiş olan atletli adam kendinden utandı ama bozuntuya vermemeye çalıştı: “Olmaz ki ama, hastası var şeysi var...” Binbir özürle adamı postaladıktan sonra çocuklara baktı Şenay. Çocukların ikisi de atletli adam başlarında bekliyormuş gibi yemeklerini yemeye devam ediyorlardı. Tek fark, televizyon tekrar açılmıştı. “Ne kadar istiyosunuz?” Şenay, sorusuna bir süre yanıt alamadı çünkü çocuklar yemeklerini hızla bitirmekle meşguldüler. Bir süre sonra Sezer, iki lokmasının arasında “fifti fifti” dedi. “Ne?” “Fifti fifti.” “Ne fifti fifti?” “Alacağın paranın yarısı.” Şenay aslında başta anlamıştı ama anlamak istememişti. “Alacağım paranın yarısını veremem tamam mı? İnsaf edin biraz, o kadar para bu işe değer mi?” “Öteki türlü hiç alamazsın” dedi Gülşah, genç kız taklidi yapan çocuk sesiyle. “Şimdi en azından yol paranı çıkarırsın, hem de sürümden kazanırsın.” Sezer sözü ablasından aldı: “Babamın dediğini unutma, ikinci seferde iki kat ücret.” Yol parasını çıkarmak? Sürümden kazanmak? Bu çocuklar nasıl eğitilmişlerdi? Şerefsiz olmayı kim öğretmişti onlara bu yaşta? “Yüzde otuz” dedi. “Ya fifti fifti, ya sıfır.” bu sefer Sezer’in sözünü Gülşah tamamladı: “Pazarlık yapacak durumda değilsin.” Şenay’ın yüzde otuz denemesi de başarısız olduğuna göre kararını açıklayabilirdi: “Kabul, alacağım paranın yarısı.” “Şimdi vereceksin.” “Ne?” “Bizi salak mı sandın? Parayı şimdi vereceksin, sonra da ücretini alıp gideceksin.” Sezer konuşurken Şenay yerdeki halının desenini inceliyordu. Kapana kısılmıştı. Aklına bir çözüm gelmiyordu. En azından işini hakkıyla yaptığını gösterip tekrar çağrılabilir, ikinci gelişinde de iki kat ücret alıp zararı sıfırlayabilirdi. Cüzdanından beş tane banknot çıkarıp Sezer’e uzattı. “Ellerim yağlı, masanın üstüne bırak.” Çocuklar çok geçmeden yemeklerini bitirmişlerdi. Şenay kolundaki saati unutup arkasına döndü ve duvara baktı. On buçuğa on dakika vardı. “Tamam mı?” diye heyecanla sordu. Tamam olduğuna inanamıyordu. “Dondurmayı unuttun galiba” dedi Gülşah. “Çocuklara yemekten sonra bir bardak dondurma.” Şenay bir ara durakladı: “Yiyeceksiniz di mi?” “Tabi tabi” dedi Sezer elindeki paralara incelerken. “Hangi çocuk dondurmayı sevmez ki?” “Bu arada ben sizin izninizi on bire uzatıyorum. Ne dersiniz?” “Şımarma hemen, kurallara hala uymak zorundasın.” “Ama yetişme...” “Konuşçaana gitseydin yetişirdi. Hadi hadi hadi...” Şenay içinden lanet okuyarak mutfağa gitti. Derin dondurucudan aceleyle dondurma kabını çıkardı. İki bardak aldı. İki kaşık aldı. Dondurma kabının kapağını açtı. Ama kap boştu. “Üzgünüm çocuklar, kap boş” dedi Şenay salona girerken. “Bugün de dondurmasız yatacaksınız anlaşılan.” “Dondurma olup olmaması umrumda değil. Bize dondurma vermek zorundasın.” Şenay’ın duyduğu kız sesini ondan daha ince olan erkek sesi takip etti: “Biz sana yardımcı olmaya çalıştıkça sen işi yokuşa sürüyosun.” Şenay iki çocuğun da bir süre gözlerini süzdü. İkisinde de aynı korkutucu ciddi bakış vardı. “Asıl ben size yardım etmeye çalıştıkça siz şımarıyosunuz. Size ücretimin yarısını verdim, doymadınız mı? Benim patronum anneniz, siz değil. Şimdi arıcam onu.” Şenay konuşurken bir yandan da telefona ilerliyordu. Ahizeyi kaldırdı, tam tuşlara basacaktı ki Sezer koşarak gelip ahize yuvasındaki düğmeye bastı. Çevir sesi gitti. “Beleşçiye bak sen! Arıycaksan git kendi telefonundan ara.” Şenay, karakteri gereği çocukların her bağırışından sonra biraz daha siniyor, sesi biraz daha kısılıyor, atmosfere girmiş bir göktaşı gibi aşınarak küçülüyordu. Hiç cevap vermeden ahizeyi yerine koydu ve anneyi kendi cep telefonundan aradı. “Pardon, şey, rahatsız ettim. Evde dondurma kalmamış, acaba bu gecelik yemeseler...” cümlesini bitiremeden gözlerini sıkıca kapadı. Duyduklarının hoşuna gitmediği kesindi. “Ama saat?... Peki efendim.” Cep telefonunun kapatma tuşuna basıp saatine baktı: “Hassik... Lanet olsun” Işık hızıyla ayakkabılarını ayağına geçirip asansörle zemin kata indi. Apartmana girerken gözüne çarpan ama dikkat etmediği marketteki dondurma kabı aklına geldi. Apartman kapısından çıkınca hemen sağa dönüp dondurmacıdan kendi parasıyla koca bir kap dondurma aldı. *** Sokak kapısı aceleyle açıldı. Şenay dışarıda çıkarmış olduğu ayakkabılarını orada bıraktı ve içeri dalıp mutfağa gitti. Bir dakikadan kısa bir süre sonra üstünde iki bardak dondurma ve iki kaşık olan bir tepsiyle salonda, çocukların huzurundaydı. Ama yine bir şeyler ters gidiyordu. Çocuklar, bir tepsiye, bir Şenay’a bakıyorlardı. Sadist veletlerin tepki vermediğini gören Şenay tepsiyi masanın üzerine bıraktı: “E hadi, yiyin?” Sezer sonunda ağzını açtı: “Şenay’dı di mi?” Fakir ama gururlu genci odasından atacak olan patron edasıyla gözlerini Şenay’ın üzerine dikti. “Gene ne var ya?” Gülşah, ciddi suratındaki gözlerini hafifçe kıstı: “Çok üzgünüz.” Konuşurken kafasını sağa sola sallıyordu. Sezer Gülşah’a ekledi: “Kaybettin.” Gülşah Sezer’e ekledi: “Çok da yaklaşmıştın.” Kardeşler daha önceden hazırlanmış gibi devamlı birbirlerinin sözlerini tamamlıyorlardı. Bir süre sessizlik oldu, sonra Sezer tekrar konuştu: “Neyse, canın sağolsun.” “Neyi kaybettim gene?!” Saatine baktı, on buçuğa bir vardı: “Hile yapmayın, zamanında geldim işte!” “Sorun o değil” diye devam etti Sezer, sözü ablasına bırakarak. “Annem ne demişti? Asla çocukların başından ayrılma. Sen bizim başımızdan ayrıldın.” “Sepet sarkıtman lazımdı. Bunu düşünemeyecek kadar aptal olduğunu bilmiyorduk.” Gülşah telefona yöneldi: “Bakıcılar neden bir bir gidiyorlar sanıyordun?” Yeri seyreden Şenay’ın sesi ölmek üzereydi: “Ben onları yediğinizi düşünmüştüm.” Gülşah telefona ulaşamadan, Sezer de olduğu yerden katıla katıla gülmeye başladılar. Gülşah yere oturup katılmaya orada devam etti. Sezer, sinir bozucu tizlikteki kahkahalarının arasında Şenay’a laf yetiştirmeye çalışıyordu: “Para için sağol. Birkaç bakıcı sonra kendime yeni bi pley steyşın alabilicem.” “Aslında doğru” dedi Gülşah. “Yiyoruz da denebilir.” Çocukların kahkaha sesleri Şenay’ın kafasında gittikçe yükseliyordu. Şenay, onları duymamak için elleriyle kulaklarını kapamaya çalışıyordu ama bu hareket kahkahaların sesini kısmıyor, sadece boğuklaştırıyordu. Salondaki her şey gittikçe kırmızılaşıyordu, bir süre sonra çocuklar hariç odadaki hiçbir şeyi ayırt edemez oldu. Sezer, elindeki paraları sayıyordu. Birden sinirlendi, eline bakarak bir şeyler söyledi. Sonra iki eli hala kulaklarında olan Şenay’ın yanına gidip aynı sinirli suratla tekrar konuştu. Şenay gözlerini sıkı sıkı kapattı. Dişlerini sıkmaktan kıracaktı. Sezer elindeki parayı göstererek Şenay’ı devamlı dürtüyordu. Gülşah’ın gülme faslı hala bitmemişti. Derinlerden Sezer’in sesi geldi: “Heeey, sağır mısın? Sana söylüyorum!” Şenay’ın gözlerini açması için bir tokat attı. Şenay gözlerini açtı... *** Saat ikiye beş kala evin kapısı anahtarla açıldı. İçeri giren baba, Şenay’ı salonda kitapları çantasına yerleştirirken gördü. “İyi akşamlar” dedi Şenay, sonra duvar saatine bakıp gülümsedi: “Beş dakka erken geldiniz.” “Trafik” dedi anne. Şenay tekrar gülümsedi. “Çocuklar nerde?” diye sordu anne merakla. Çocukların bu saatte yatmış olacaklarına ihtimal vermiyordu, kendi koyduğu kurala rağmen. Şenay’ın yüzünde sinsi bir gülümseme vardı: “Çocuklar odalarında.” Anne odaya doğru yürürken baba Şenay’ın yolunu kesti: “Eee naaptın? Dondurma yedirdin mi çocuklara?” “Evet efendim.” “Nerden aldın dondurmayı?” Şenay’ın sesi titriyordu: “Aşağıdaki marketten.” “Aşağı mı...” Babanın sözünü annenin odadan gelen bağırışı (“Aman tanrım!”) kesti. Baba ve Şenay aynı anda koridora baktılar. Anne odadan dışarı çıktı: “Bunu nasıl yapabildin?” dedi. “Kolay olmadı” diye cevapladı Şenay alnındaki teri silerek. “Ne oldu, fena bişey mi olmuş?” dedi baba telaşla, sözünü bitirmeden odaya girdi. “Ben öteki bakıcılara benzemem demiştim” dedi Şenay anneye bakarak. O sırada çocukların odasından “OHA!” sesi geldi. Baba odaya girdiğinde çocukları yataklarında birbirine sarılmış, mışıl mışıl uyurken bulmuştu. Önceki bakıcılardan hiçbiri bunu başaramamıştı. Hem de Cuma gecesi, ertesi gün okul yokken. “Nası becerdin kız bunu?” Şenay gururlu bir sesle: “Onların dilinden anlamak lazım” dedi. “Para her kapıyı açar, he he he. Bana biraz pahalıya patladı ama... ikinci gelişimde zararı sıfırlarız.” Baba, Şenay’ın cümlesini bitirmesine izin vermedi: “Hah. Ben de onu konuşacaktım çocuğum. Sen dondurmaları nasıl almıştın bakayım?” “Baya... Aşağı indim aldım.” “Demek aşağı indin ha?” “Evet.” Anne aniden söze girdi: “Ben sana çocukları yalnız bırakmayacaksın demedim mi? Ha? Ya başlarına bişey gelseydi? Ya canları acısaydı? Ne sorumsuz bir insansın sen?” Gözleri doldu, sesi ağlayan kedilere benziyordu. Şenay şaşkın gözlerle: “Nasıl alacaktım ki?” dedi. “Sepetle tabi. Bu kadarcık şeyi düşünemiycek kadar aptal mısın?” Anne gözyaşlarının arasından hala laf yetiştirmeye çalışıyordu: “Seni mahkemeye vericem! Sürüm sürüm süründürücem!” Şefkatli baba anneyi kollarına aldı, sırtını sıvazlayarak onu teselli etti: “Tamam karıcım, yok bişey, geçti.” Sonra kafasını Şenay’a çevirdi: “Sen de çabuk defol burdan gözüm görmesin seni.” Şenay, bütün hakaretlere rağmen amacından sapmamaya çalışıyordu: “Şey, tamam da, para konusu...” “Sen ne küstah şeysin be? Defol git polisi çağırıcam!” Dişlerini hafifçe sıktı, sonra yere bakarak sakinleştirilmeye çalışılan sesiyle: “Peki” dedi. “Canınız sağolsun.” Çantasını omzuna takıp gitti. Sokak kapısı Şenay tarafından yavaşça kapatıldıktan sonra anne de baba da derin bir nefes aldı. Sonra alınan derin nefesler geri verilirken sadist kahkahalara dönüştü. “Bu seferki üniversiteli çıkınca tırstım biraz” dedi anne. “Hem çocukları falan da uyutmuş. Her şey yerli yerinde. Bu kadar zorlayanını görmedim. Şu dondurma numarası da olmasa...” “Anlaşılan çocuklar şanslarını baya zorlamış.” Baba gönül rahatlığıyla kravatını çıkarıp vestiyere astı. “Ama iyi yolmuşlar. Baksana para her kapıyı açar falan diyo. Bi kaç bakıcı sonra yeni bi bisiklet bile alabilirler.” Anne eteğini çıkartıp selülitli vücuduyla yatak odasına ağır ağır gitti: “Ama en güzel parkçıyı yolduk bugün.” Hayatları dolandırıcılık olan anne ve baba bir süre daha konuştular. Sonra konuşmalar azaldı. Yatak odasının ışığı söndü. Konuşmalar kesildi. Şenay apartmanın dışında yürürken cep telefonu kulağındaydı: “Alo...”
Ertesi sabah anne ve baba haftasonu münasebetiyle kahvaltıda omlet yiyorlardı. “Dün gece çocuk gidince gardrobumu kontrol ettim. Bir gömlek eksik. Eğer o karı aldıysa, mahkeme...” Anne cevap veremeden telefon çaldı. Telefonlara normalde evin halkla ilişkiler müdürü olan anne bakardı ama bu sefer telefona çok uzaktı. “Serap Hanım’ın evi mi?” “Evet...?” “Merhaba, ben Şenay’ın ev arkadaşı.” “Şenay mı? Dün bakıcılık yapan kız mı?” “Hı hı, evet. Şey, bişey sorcaktım da rahatsız etmiyorsam. Acil bi konu.” “Lütfen kısa olsun.” “Şenay dün eve gelmedi. Acaba nerde olduğu hakkında bir bilginiz...” “Sen yanlış anlamışsın çocuğum. O bize bakıcılık yaptı, biz ona değil.” “Şey... Bakın... Onun bir durumu var beyfendi. Kendisi hastanede tedavi gördü. Şu anda oldukça iyi ama... Yine de başına bişey gelmesinden korkuyorum.” Aradan bir gün geçmesine rağmen kazıkladıkları Şenay’dan kurtulamayan baba iyice sinirlendi: “Tamam da kızım ben ne yapabilirim? Benden gitmiş artık benim sorumluluğumdan çıkmış.” “Bakın anlamıyosunuz beyfendi. Yolda ölmüş de olabilir. Lütfen, en azından çocuklara soramaz mısınız?” Ölmüş kelimesi babanın aklına polisleri, karakolu, ifade vermeyi ve mahkemeyi getirdi. Arkasına döndü ve Şenay’ın arkadaşının anlayamadığı bir şeyler mırıldandı. Anne söylene söylene ayağa kalktı. “Tamam. Serap Hanım gidiyor çocuklara sormaya. Neymiş bu kızın durumu?” “Ne olduğu çok önemli değil aslında. Hem zaten artık düzeldi. Melek gibi biri oldu.” Anne çocukların odasına girdi. “Önceden neydi, şeytan mı?” “Hayır, alakası yok. Sadece hastaydı.” “Kafadan mı?” Anne odanın perdelerini açtı. İçeri Güneş fotonları hücum etti. Oda birden aydınlandı ve yavaş yavaş ısınmaya başladı. Çocukların kafaları ışıkla birlikte belirginleşti. “Düşündüğünüz gibi değil. Sadece...” Gülşah yatarken örgülerini çözmemişti. “Duygularını dışa vuramıyor. Çocukluğuyla ilgili bişey. Özellikle sinirlendiği zaman. Onu tanıyan hemen hemen hiç kimse onu sinirli olarak görmemiştir.” Anne odayı kokladı, yüzünü ekşitti ve pencereyi açtı. “Ne güzel işte. Kendini kontrol etmesini biliyomuş.” Anne çocukları kalkmaları için dürttü. Çocuklar hala birbirlerine sarılıyorlardı. “O kendini şişiren bir balon. Bütün balonlar bir noktada patlamaz mı?” Çocuklar bu halleriyle bebekliklerinden beri ilk defa bu kadar sevimli görünüyorlardı. Fakat annenin dürtmelerine karşılık vermiyorlardı. “Orta okuldayken arkadaşının kafasına sıra fırlatmış. Çocuk bitkisel hayata girmiş. Islahevine yollamışlar.” Anne çocukların yüzüne dokunduğunda garip bir soğukluk hissetti. “Lise sonda da kendisine hakaret eden bir hocanın gözüne kalem saplamış. Sonra da hiçbi şey olmamış gibi yerine oturup ders çalışmaya devam etmiş.” “Sezer?” dedi anne, oğlunun yüzünü sağa sola sallarken. “Oha be... Vay anasını... Eee, hapse girmemiş mi peki?” “Hayır, akıl hastanesinde tedavi altına almışlar. İlaç falan. Ama pırıl pırıl olmuş kız.” Sezer’in de Gülşah’ın da tepki vermediğini gören anne telaşla ikisinin de isimlerini tekrarlayarak hızla sarsıyordu. “Yaa bak niye söylemiyo ki bunu?” Babanın ses tonunun sinir katsayısı artmıştı: “Bilsem alır mıydım o manyağı?” Sezer’in ağzından bir şey çıktı dışarı. Ne olduğunu anlayabilmek için anne kafasını iyice yaklaştırdı. “O deli değil. Kaç senedir tanıyorum daha hiç sorunumuz olmadı.” Beyaz, şerit halinde bir kumaş parçasının ucuydu. Anne bilinçsizce kumaşı tutup dışarı çekti. Kumaş gelmeye devam ediyordu. “...Ürkütücü bir uysallığı var.” Bir avuca sığamayacak kadar çok kumaş vardı yatağın üzerinde. Şerit kumaşın en ucu ise kan kırmızısıydı. Şoktan çıkamayan anne, çığlık atmayı bile aklına getiremeden Gülşah’ın ağzını kontrol etti. Aynı kumaş ondan da geliyordu. Hala olanların farkına varamamıştı. Uyanması için Gülşah’ın vücudunun üzerine abanınca karın; patlak bir şişme kadın gibi içine çöktü. En sonunda çocukların ölmüş olabileceği ihtimalini düşünerek Gülşah’ın göz kapaklarını açtı... “O adam bu memlekette ka...” Babanın kulakları bir anda, en yüksek seste aniden açılmış bir teybin yanındaymış gibi çınladı. Kafasının içinde yankılanan çığlık tizliğe dayanamayıp çatallandı. Alt katta hala uyanamamış olan atletli amca havaya sıçradı. İkinci katta arkadaşıyla bilgisayar oynayan çocuk bilgisayarın sesini kısıp arkadaşına şaşkın şaşkın baktı. Birinci katta kestiren köpek uyanıp havlayarak sahibini uyandırdı. Zemin katta apartmanın girişinde oturan kapıcı ayağa fırlayıp merdivenlere doğru koşmaya başladı. “Alo? Beyfendi? Bey... neydi lan bunun adı?” Telefonun ahizesi yere doğru sallanıyordu. Baba koşarken ayağı halının kıvrımına takılıp tökezleyerek çocukların odasına girdi. “Çocuklara bişey mi........................”
Şenay otobüsten inip İstanbul’a ayak bastı. Taksim’de yürüyerek Havaş servisini buldu. Kırk dakika sonra havaalanında olacaktı. Otobüsteki görevliye yüz dolar vererek “Pardon bozuk kalmamış, bunu bozabilir misiniz?” dedi her zamanki kibar sesiyle. Önceki gece İzmir’in arka sokaklarından birindeydi Şenay. Nuri Alço bıyığı olan biriyle buluşmuştu. “Şenay?” “Hı hı.” “Ne getirdin?” “Getirdim bişeyler.” Baba odaya girince yatakta yatan çocukları gördü. Gülşah’ın göz kapakları açıktı. Ama göz yuvalarında göz yoktu... Şenay önce bir kavanoz vermişti adama: “Dört tane.” “Renkli olsa daha iyi olurdu, seninkiler gibi, ehehehehe. Neyse iş görür” demişti kavanozda şeffaf bir sıvının içinde yüzen gözlere bakarken. “Başka ne var?” “Böbrek var dört tane.” Çantanın içinden çıkardığı buzla dolu torbayı Nuri Alço bıyığa vermişti. “İyi iyi, bak bunlar iyi gidiyo.” “Kalp var iki tane, ince kalın bağırsak.” Şenay bir taraftan konuşurken bir taraftan da buzlu torbaları bir bir Nuri Amca’ya takdim etmişti. “Kalın istemez.” “Al benden olsun, kedilere verirsin.” “Başka?” “Karaciğer var.” “Oha hem de taze. Nerden buldun bu kadar çok taze malı?” “Gasp ettim. Zenginden alıp fakire verdim, arada ben de zengin oldum, falan...” Çocukların vücutlarını inceleyecek olan polislerin keşfedecekleri iki şey daha vardı. Birincisi; çocukların kazaklarının altında, karınlarında dev birer yarık olduğu ve yarıkların çocukların ağzında bulunan kumaşın aynısıyla doldurulduğu, ikincisi ise o kumaşın babanın kaybolan gömleğine ait olduğu... “Bi de apandis var iki tane...” “Apandis mi? Yok çocum sağol onlar satmıyo hiç. Neden bilmiyom, bozulmayan bi organ heralde.” Şenay dün gece olanları düşünürken havaalanına gelmişti bile...
submitted by Bursaland to kopyamakarna [link] [comments]

bir aldatma itirafi da sadakatsiz dizisinin basrolunden geldi

Bir aldatma itirafı da Sadakatsiz dizisinin başrolünden geldi! Bir aldatma itirafı da Sadakatsiz dizisinin başrolünden geldi! Önce Cansu Dere ile başladı itiraf haberleri. Sonrasında aynı dizide başrolleri paylaşan Caner Cindoruk, Hakan Gence'ye verdiği röportajda itirafta bulundu Kanal D ekranlarında başlayacak olan ve aldatma konusunu işleyen Sadakatsiz dizisiyle paralel aldatma itirafları gündemi sarsmayı sürdürüyor. Önceki günlerde Cansu Dere’nin aldatma itirafı soğumamışken bir itiraf da aynı dizideki rol arkadaşı Caner Cindoruk'tan geldi. İzleyici Sadakatsiz konusunu ve başrol oyuncularından gelen itirafları merak ediyor. Şimdi detaylar
Bir aldatma itirafı da Sadakatsiz dizisinin başrolünden geldi! Önce Cansu Dere ile başladı itiraf haberleri. Sonrasında aynı dizide başrolleri paylaşan Caner Cindoruk, Hakan Gence'ye verdiği röportajda itirafta bulundu. 7 Ekim Çarşamba günü Kanal D ekranlarında yayına başlayacak Sadakatsiz dizisi aldatma cezası üzerine kurulu bir dizi. Başrolleri paylaşan Cansu Dere ve Caner Cindoruk, tıpkı dizideki gibi yaşadıkları aldatma olaylarını gündeme taşıdılar. Daha yayınlanmadan gündeme gelen Sadakatsiz dizisi şimdiden merak konusu oldu.
Ben de sadakatsizlik yaptım 7 Ekim Çarşamba akşamı yayınlanacak ilk bölümüyle, ekran macerasına başlayacak olan Sadakatsiz dizisinde eşini aldatan bir adamı canlandıran Caner Cindoruk, benzer durumlar yaşamış. Hürriyet Gazetesi'nden Hakan Gence'ye verdiği röportajda hem dizisi Sadakatsiz hem de kendi özel hayatıyla ilgili bilgi veren Cindoruk, röportajda bir itirafta bulunarak magazin dünyasındaki seviyesizliği gözler önüne sermiş oldu. “Tıpkı dizideki gibi ben de zamanında sadakatsizlik yaptım.”
Caner Cindoruk Kimdir? 1980 Adana doğumlu oyuncu, yazar Zafer Doruk’un oğludur. Babası yazar, iki kardeşi de oyuncu olan Cindoruk, hem lise hem de üniversite yıllarında tiyatro topluluklarında görev yaptı. 10 yıl boyunca Seyhan Belediye ve Adana Şehir Tiyatro‘larında oyuncu olarak çalışan Caner Cindoruk, arkadaşlarıyla İstanbul’a geldi. Beynelminel filmi oyunculuk kariyerine adım atan Caner Cindoruk, Yaprak Dökümü’nde canlandırdığı Doktor Nazmi karakteri büyük ilgi gördü. Hanımın Çiftliği adlı diziyle geniş hayran kitlesi kazanan Cindoruk, halen tiyatro oynamakta ve yönetmektedir.
Oynadığı Tiyatro Oyunları:
Fehim Paşa Konağı
Yalancı Aranıyor
Kaktüs Kumpanya
Soyut Padişah
Komşu Köyün Delisi
Yeşil Papağan Limited
Hayvan Çiftliği
Suçlular Çağı Suçsuzlar Çağı
Uçurtmanın Kuyruğu.
Pandaların Hikâyesi
Oynadığı Film ve Diziler :
2013 – Aramızda Kalsın
2013 – Ateş Altında Aşk
2012 – Yabancı
2012 – Gergedan Mevsimi
2012 – Elveda Katya
2011 – Firar
2009-2010 – Hanımın Çiftliği
2008 – Kelebek
2008 – Geç Gelen Bahar
2008 – Yaprak Dökümü
2007 – Kara Güneş
2006 – Beynelmilel
Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar Sesli Chat Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Babil Fragman Zümrüdüanka Fragman Çocukluk Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]

Bebek Odası Hazırlamanın Püf Noktaları

Bebek Odası Hazırlamanın Püf Noktaları
Bebek odası hazırlamanın püf noktaları her anne baba adayı için özellikle üzerinde durulan bir konudur. Herkesin sahip olduğu ev dolayısı ile odalar her zaman geniş olmayabiliyor. Bu nedenle de sahip olunan odaları en uygun şekilde dekore edilmesi gerekmektedir. Odaların uygun şekilde dekore edilmesi demek annenin bebeğin huzuru mutluluğu demektir.

https://preview.redd.it/9f8ygnpktlg51.jpg?width=720&format=pjpg&auto=webp&s=d6feded3cef6de39478669b7489548a8099ab00b
bebek odası hazırlamanın püf noktaları öncelikle odanın şekli büyüklüğü ve nereden güneş aldığına göre belirlenir. Mesela yerlerin tahta olmasını seçmek yerine laminant ve parke seçilmesi çok daha doğru olacaktır. Ayrıca sakinleştirici renkler arasında olan mavi ve yeşil renkleri seçmek çok yerinde olacaktır. .koyu renklerin bunaltıcı olma özelliklerini unutmamak çok daha doğru olur. Yerlere serilecek olan halıların alerjik reaksiyon gösterebileceği de unutulmamalıdır. Bu nedenle de halı kilim vb gibi şeyler serememek gerekir. Seçeceğiniz mobilyaların cinsi de oldukça önemlidir. Metal seçilecek olan parçaların uyku kaçırdığını aklınızdan çıkarmayın. Bu nedenle de seçilecek mobilyalar tahtadan olmalıdır.
Bebek odası hazırlamanın püf noktaları arasında gereksiz eşya seçimlerine de dikkat etmek gerekir. Ne yazık ki çoğumuz çocuk sahibi olacağımız öğrendiğimiz anda gerekli gereksiz bebeğe dair gördüğümüz her şeyi lazım olup olmadığını düşünmeden almak isteriz. Aldıkça alırız ve bu aldıklarımızın da ne kadar lazım olacağı ne kadar süre ile kullanacağımızı bilemeyiz. Dolayısı ile de oldukça gereksiz eşyalarla dolu bir bebek odası haline gelmesi de zamanla sıkıntıları beraberinde getirecektir. Gereksiz eşyalarla dolu oda demek huzursuz bir ortamın doğması demektir. Gereksiz eşyalar demek gelişi güzel renklerle donatılmış karmakarışık bir oda demektir ki bu durumu kimse istemez. Hem gereksiz maddi harcama hem de gereksiz ruh dalgalanması demektir.
Bebek odası hazırlamanın püf noktaları arasında seçilecek olan perdeler, örtüler, çiçekler böcekler gereksiz bir ayrıntı içinde olmamalıdır. Yani çoğumuzun bebeğe hitap ettiği için aldığı çiçek hayvan desenli eşyaların sizi de bebeği de gereksiz bir şekilde yoracağını bilmelisiniz. Bir bebek odası için iki önemli faktör olan güvenli olması ve rahatlık vermesi dikkatten kaçmamalıdır.
submitted by gunerkan to u/gunerkan [link] [comments]

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 8

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 8
https://preview.redd.it/0cjgl4rm9y651.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=46d0454eb54297ff9586631572550e16e3f66a34

Marksizm

Marksizm kültürsüzdür ve dolayısıyla her zaman alayla ve övünmeyle başarısızlıklara ve nafile girişimlere işaret eder ve oldukça çocuksu bir yenilgi korkusuna sahiptir.
Marksizm kültürsüz olandır ve dolayısıyla kitle-benzeri ve genel olan her şeyin dostudur. Onun açısından, Orta Çağ’a ait şehir cumhuriyetleri veya bir Köy İşareti veya bir Rus Mir’i (topluluk) ya da İsviçre Ortak Mülkü’i (Allmend) veya komünist koloni gibi bir şey sosyalizmle en az benzerliğe sahip olandır, fakat geniş, merkezileşmiş devlet şimdiden onun gelecekteki devletine oldukça çok benzemektedir. Kendisine küçük köylünün refah düzeyinin yükseldiği, yüksek vasıflı ticaretin serpildiği, biraz sefaletin olduğu bir dönemde bulunan bir ülkeyi gösterin, o size kibirlice burun kıvıracaktır: Karl Marx ve halefleri tüm sosyalistlerin en büyüğü Proudhon’a küçük burjuva ve küçük köylü sosyalisti diyerek, daha kötü bir suçlama yapamayacaklarını düşündüler. Bu suçlama ne doğru idi ne de aşağılayıcı idi çünkü Proudhon kendi ulusunun halkına ve zamanına ağırlıklı olarak da küçük çiftçilere ve zanaatkârlara büyük kapitalizmin muntazam ilerleyişini beklemeden nasıl hemen sosyalizme erişebileceklerini müthiş bir şekilde göstermiştir. Ancak ilerlemeye inananların hepsi bir zamanlar orada bulunan ve fakat gerçekliğe dönüşmeyenin olasılığı ile ilgili bizleri dinlemek istemiyor ve Marksistler ve onların görüşlerini bulaştırdığı kimseler, kendilerinin kutsal kapitalizmin yukarı doğru hareketi olarak adlandırdığı aşağı doğru hareketten önce mümkün olan bir sosyalizmden birilerinin söz etmesine tahammül edemiyor. Oysa bizler, efsanevi gelişme ve toplumsal süreçleri, insanların ne istediğinden, ne yaptığından, ne istemiş olabileceğinden ve ne yapmış olabileceğinden ayırmıyoruz. Ancak bizler biliyoruz ki tüm bu olanların, buna elbette irade ve eylem de dahil, belirleyiciliği ve zorunluluğu geçerlidir ve bunun istisnası yoktur; fakat bu yalnızca bir olgu sonrasında yani bir gerçeklik halihazırda orada olduktan sonra ve bu şekilde kendisi bir zorunluluk olduğunda böyledir. Bir şeyler olmadığında ise bu şeyler bu yüzden olası değildir çünkü örneğin acil çağrıların yöneltildiği ve aklın hararetle vazedildiği insanlar istemezlerdi ve makul olamazlardı. Aha! Marksistler zafer kazanmışçasına lafa karışacak, oysa Karl Marx bunun imkânı olmadığını öngörmüştü. Evet efendim, bizler cevap veriyoruz ve bu suretle O, sosyalizmin gelmemesi ile ilgili suçun belli bir kısmını üstlendi. Marx, o zamanlarda da ve çok sonraları da suçluları engelleyenlerden biriydi. Bizim fikrimize göre, insanlık tarihi, sırf kaynağı bilinmeyen süreçlerden ve pek çok küçük kitlesel olayların ve kusurların toplamından oluşmaz. Bize göre tarihin taşıyıcıları şahıslardır ve bize göre suçlu şahıslar da vardır. Proudhon’un, her peygamber, her elçi gibi, herhangi soğuk bir bilimsel gözlemciden daha güçlü bir şekilde, genellikle muazzam zamanlarda halkını en güzel ve en doğal olasılık olarak düşündüğü şeye yönlendirmenin imkânsızlığını hissedemeyeceğine inanan kimse var mı? Gerçekleştirmeye inanmanın, büyük fiillerin, vizyoner davranışların ve insanoğlunun havarilerinin ve liderlerinin acil yaratıcılığının bir parçası olduğunu düşünen herhangi biri, onları kötü bilir. Onların kutsal gerçeklerine iman muhakkak ki bunun bir parçasıdır, fakat insanlığa dair ümitsizlik ve imkânsızlık hissi de böyledir! Büyük değişim ve yenilenme her nerede yaşanmışsa, değişimi meydana getiren mutat etken kesinlikle imkânsız ve inanılmaz olandır.
Fakat milliyetçiler tok halk sınıfları için 1870’lerden beri ne idiyse, Marksizm de yoksul kitleler için tam olarak odur: Başarıya tapanlar. Bu yüzden bizler, “materyalist tarih anlayışı” teriminin bir başka, daha doğru olan anlamını kavrıyoruz. Evet gerçekten de Marksistler kelimenin sıradan, kaba, popüler anlamıyla materyalisttir ve tıpkı milliyetçi andavallar gibi idealizmi indirgemeye ve yok etmeye çalışırlar.
Fakat Marksizm kültürsüzdür ve dolayısıyla her zaman alayla ve övünmeyle başarısızlıklara ve nafile girişimlere işaret eder ve oldukça çocuksu bir yenilgi korkusuna sahiptir. Deneyler ya da başarısızlıklar diye adlandırdığından başka hiçbir şeyi bu kadar hor görmez. Özellikle bu tür idealizm korkusunun, hevesin ve kahramanlığın çok az örtüştüğü Alman halkı için bu, rezil bir çöküşün utanılacak bir işaretidir, öyle ki bu tür acınası karakterler kendi esir edilmiş kitlelerinin liderleridirler. Fakat milliyetçiler tok halk sınıfları için 1870’lerden beri ne idiyse, Marksizm de yoksul kitleler için tam olarak odur: Başarıya tapanlar. Bu yüzden bizler, “materyalist tarih anlayışı” teriminin bir başka, daha doğru olan anlamını kavrıyoruz. Evet gerçekten de Marksistler kelimenin sıradan, kaba, popüler anlamıyla materyalisttir ve tıpkı milliyetçi andavallar gibi idealizmi indirgemeye ve yok etmeye çalışırlar. Milliyetçi burjuva, Alman öğrencilerden ne anlam çıkarttıysa, Marksistler de geniş proleterya kesimlerinden onu, gençliği, yabaniliği, cesareti olmayan, herhangi bir girişimde bulunurken neşesiz, hizipsiz, aykırı düşüncesiz, orijinal ve bireysel olmayan ödlek küçük adamı çıkartmıştır. Fakat bunların hepsine ihtiyacımız var. Girişimlere ihtiyacımız var. Bin adamın Sicilya’ya sevk edilmesine ihtiyacımız var. Bu değerli Garibaldi-mizacına ihtiyacımız var ve başarısızlık üstüne başarısızlığa ve hiçbir şey tarafından korkutulamayan, başarıncaya kadar, bizler bitirinceye kadar, bizler fethedilemez oluncaya kadar, sıkı tutan ve dayanan ve tekrar tekrar yeniden başlayan zorlu mizaca ihtiyacımız var. Yenilgiler, yalnızlıklar, aksilikler tehlikesini üstlenmeyen kim olursa olsun hiçbir zaman zafer elde edemeyecektir. O siz Marksistler, sırtından bıçaklamak olarak adlandırdığınız şeyin dışında hiçbir şeyden korkmayan sizler, bunun kulağınıza ne kadar kötü geldiğini biliyorum. Sırtından bıçaklamak ifadesi sizin özel lügatinize ait ve belki de biraz haklılık payı var. Zira sizler düşmana yüzünüzden çok sırtınızı gösteriyorsunuz. Sizin kuru mizacınızın yapıcı Proudhon’u ve yıkıcı Bakunin’i ya da Garibaldi gibi ateşli mizaçları nasıl itici ve nahoş bulduğunu ve onlardan nasıl derinden nefret ettiğini biliyorum. Latin veya Kelt her şey, açık havanın ve vahşiliğin ve girişimin kokusunu alan her şey sizin için handiyse utanç vericidir. Kendinizi aptallık dediğiniz özgür, kişisel ya da gençlikle ilgili her şeyi partiden, hareketten ve kitlelerden dışlamaya yetecek kadar bezdirdiniz. Hakikaten de sistematik aptallık yerine – ki siz buna bilimimiz diyorsunuz – tahammül edemediğiniz hevesle dolup taşan fevri insanların kızgın-başlı aptallıklarına sahip olsaydık, işler sosyalizm için çok daha iyi olurdu. Evet, gerçekten de bizler sizin deney dediğiniz şeyi yapmak istiyoruz. Girişimlerde bulunmak istiyoruz. Yürekten yaratmak istiyoruz ve sonra, eğer gerekiyorsa zafere kavuşup toprak görünene kadar mahvolmak ve yenilgiye katlanmak istiyoruz. Beti benzi atmış, uyuşuk insanlar, kinik ve kültürsüz insanlarımızı yönlendiriyor; gelişmeleri beklemek yerine kırılgan bir gemiyle bilinmeyene doğru açık denizlere açılmayı tercih eden Kolomb mizaçlılar nerede? Bu gri suratlara gülecek olan genç, neşeli muzaffer Kızıllar nerede? Marksistler bu tür sözleri – ki bunlara bozulma diyorlar – bu tür heveskar bilimsel olmayan meydan okumaları duymaktan hoşlanmıyorlar. Biliyorum ve tam da bu nedenle bunları kendilerine söylemekten dolayı çok iyi hissediyorum. Onlara karşı kullandığım argümanlar sağlam ve tutarlı fakat onları argümanlarla çürütmek yerine alay ve kahkaha ile ölümüne sinirlendirdim ki bu da bana yakışır.
Bu yüzden kültürsüz Marksist, tümüyle çöküş halindeki kapitalizmin, sosyalist örgütle karşılaşabileceğini – Fransa’daki Şubat Devrimi sırasında olan da buydu – bir an olsun düşünmek için fazla zeki, aklı başında ve dikkatlidir. Tıpkı çöküş çağlarında, özellikle Almanya, Fransa, İsviçre ve Rusya’da korunmuş olan Orta Çağlar’daki yaşayan toplum biçimlerini, bunların gelecek sosyalist kültürün tohumlarını ve canlı kristallerini içerdiğini teslim etmek yerine öldürmeyi ve kapitalizmde boğmayı tercih etmesi gibi. Ancak biri Marksiste ekonomik koşulları mesela 19. Yüzyıl ortalarından sonra kasvetli fabrika sitemi, kırsal kesimdeki nüfus azalması, kitlelerin ve sefaletin homojenleşmesi, gerçek ihtiyaçlar yerine dünya pazarına bağlı ekonomisi ile İngiltere’deki durumu gösterse, O toplumsal üretimi, işbirliğini, ortak mülkiyetin başlangıcını görür. Kendini evindeymiş gibi hisseder.
Gerçek Marksist, henüz tereddütlü bir hal almamış ve ödün vermeye başlamamış ise (günümüzde elbette ki bu nesli tükenen Marksistler epey bir zamandır her tür ödünü veriyor) çiftlik kooperatifleri, kredi kooperatifleri ya da işçi kooperatifleri fevkalade gelişme gösterseler bile bunlarla herhangi bir şey yapmak istemiyor. Öte yandan kapitalist alışveriş mağazaları tümüyle farklı bir izlenim bırakıyor bu Marksist’in üzerinde. Çünkü verimsiz hırsızlık ve gasp ve değersiz çöpün satışı için çok fazla örgütsel ruh bunlara harcandı.
Fakat herhangi bir Marksist şu büyük, belirleyici soru ile hiç alakadar olmuş mudur: Dünya pazarı için ne üretilmiştir, tüketicilerin üstüne ne boşaltılmıştır? Nazarları her zaman sadece kendilerinin toplumsal üretim dediği kapitalist üretimin dış, önemsiz, yapay biçimlerine kilitlidir ki şimdi biz de bunu tartışmalıyız.
Marksizm, teknoloji ve teknolojinin ilerleyişinden daha önemli, daha harika, daha kutsal hiçbir şey tanımayan kültürsüz bir uyuşuktur. Böyle bir uyuşuğu, bitmez tükenmez kişiliğinin cömertliği ve zenginliği ve de ruh ve yaşam için önemi bakımından İsa ile karşı karşıya getirin – ki kendisi çok büyük bir sosyalisttir -, bunu, haç üstünde yaşayan İsa’nın önüne ve insanların ulaşımı ya da nakliye için yeni bir makinenin önüne getirin. Bu kişi dürüstse ve kültürel iki yüzlü değilse eğer, çarmıha gerilmiş İnsan Oğlunu tümüyle faydasız ve gereksiz bir fenomen olarak görecek ve gidip makinenin ardından koşacaktır.
Ve buna rağmen, kalbin ve ruhun bu sessizce, sakince acı çeken büyüklüğü zamanımızın tüm ulaşım makinelerine göre gerçekte ne kadar daha fazla kişiyi harekete geçirmiştir!
Ve buna rağmen insanlığın haçı üzerinde sessizce, sakince acı çeken bu büyüklük olmaksızın zamanımızın tüm ulaşım makineleri nerede olurdu?
Bu da burada söylenmeliydi, gerçi sadece hâlihazırda bilenler bunun ne anlama geldiğini rahatlıkla anlayacaktır.
Marksizm’in kökenini anlamanın anahtarı, teknoloji için ilerleme yalakalarının sınır tanımayan referanslarıdır. Marksizm’in babası, ne tarih çalışması ne de Hegel’dir. Ne Smith’tir, ne de Ricardo; ne de Marksist-öncesi sosyalistlerden biridir. Ne devrimci demokratik koşuldur ne de insanlar arasında kültür ve güzellik için irade ve özlemdir. Marksizm’in babası buhardır.
Kocakarılar kahve telvesinden kehanette bulunur. Karl Marx buhardan kehanette bulundu.
Marx’ın sosyalizme benzerlik olarak düşündüğü, sosyalizm öncesi acil hazırlık aşaması, kapitalizm içerisinde buhar makinesinin teknik gerekliliklerinden kaynaklanan üretim tesisinin örgütlenmesinden başka bir şey değildi.
Bu cihetle birbirinden tümüyle farklı iki merkezileşme biçimi bu noktada birleşti: kapitalizmin ekonomik merkezileşmesi, kendi çevresinde mümkün olan en fazla parayı, emeği temerküz ettiren zengin adam ve güç merkezi olarak iş makinelerine sahip olması ve çalışan insanları kendisine yakın tutması gereken sanayi tesisinin, buhar-makinesinin teknik merkezileşmesi. Bu da büyük imalat tesislerini ve rafine iş bölümünü yarattı. Bu itibarla, kapitalizmin ekonomik merkezileşmesinin tamamı – birkaç izole vaka hariç – teknik tesisin merkezileşmesini gerektirmedi. Buhar makinesi yerine insan çalışması-enerjisi ya da basit el- veya ayak ile çalıştırılan makinelerin kullanımı nerede ucuzsa orada kapitalist, fabrika yerine ev endüstrisinin köylerdeki kırsal kesimlerde ve tarlalarda yayılmasını tercih eder. Bu cihetle buhar makinesinin teknik gereksinimleri büyük fabrika binalarını ve fabrikalarla ve kiralık konutlarla dolu büyük şehirleri üretmiştir.
Marksizm’in kökenini anlamanın anahtarı, teknoloji için ilerleme yalakalarının sınır tanımayan referanslarıdır. Marksizm’in babası, ne tarih çalışması ne de Hegel’dir. Ne Smith’tir, ne de Ricardo; ne de Marksist-öncesi sosyalistlerden biridir. Ne devrimci demokratik koşuldur ne de insanlar arasında kültür ve güzellik için irade ve özlemdir. Marksizm’in babası buhardır.
Köken olarak birbirinden ayrı ve tümüyle farklı bu iki merkezileşme biçimi, güçlü karşılıklı etkileri doğal olarak birleştirdi ve uyguladı. Kapitalizm buhar makinesi vasıtasıyla son derece hızlı gelişme gösterdi. Ancak teknik bakımdan merkezileşmiş kurumları, özellikle de daha çok kırsal kesimden işçilerin temerküzü ile – ki bu eğilim günümüzde de halen ivme kazanmaya devam etmektedir – kapitalizm, buhar ve su gücünün elektrik dağılımını güçleştirmektedir. Ki uygulamada doğası gereği merkezkaç bir etkiye sahip olacaktır. Yine de enerjinin söz konusu elektrik iletiminin küçük ayrı atölyelerin kapitalist sömürüsünü ürettiği de yadsınamaz. Örneğin Solingen’in bıçak-ağzı endüstrisi aynı zamanda küçük sanayi ve el sanatlarını olumlu bir şekilde güçlendirmiştir. Gelecekte bu potansiyel küçük sanayinin ve el sanatlarının yenilenmesine sebep olacak ve enerji ve motorları istihdam etmek için kooperatif örgütlerine geniş imkânlar sunacaktır.
Teknolojinin ve sermayenin merkezileşmesinin söz konusu bileşimi sonradan yüksek yoğunluklu kapitalist merkezileşmenin – ticaret, bankacılık, toptan ve perakende ticaret, ulaşım, vs. – daha çok ilerlemesine yol açmıştır.
Yine de genellikle bu ikisinden bağımsız olarak üçüncü bir merkezileşme günümüzde gelişti: devlet bürokrasisinin ve askeri sistemin merkezileşmesi. Devasa fabrikalar ve kiralık konutlara ek olarak, bir başka devasa bina grubu şehirlerde yükseldi: bürokratların kışlaları (bu kamu binalarının her birinde yüzlerce küçük oda, her gri odada bir, iki ya da üç yeşil masa ve her yeşil masada, kulak arkalarında bir kalem ve ellerinde beslenme çantası bulunan, bir, iki ya da üç esneyen küçük memur) ve (binlerce güçlü genç adamın faydasız sporla zaman geçirdiği – spor, faydalı bir iş sonrası sadece dinlenmeye hizmet etmelidir – sıkıldığı ve her tür cinsel aptallık ve müstehcenlikle uğraştığı) askerlerin kışlaları.
Tüm bu merkezcilikten kaynaklanan bu kadar kültürsüzlükle, aşırı kalabalıklaşma ile, yeryüzünden ve kültürden uzaklaştırma ile, bu kadar emek israfı ile, verimsiz çalışma ve aylak aylak gezinmeden dolayı aşırı yüklenme ile, bu kadar anlamsız sefalet ile bizler zamanımızın ilave kışlalarının giderek daha çok sayıda ve büyük olduğunu – ıslahhaneler, hapishaneler ve cezaevleri ve genelevler – görüyoruz.
Marksistler kendi doktrinlerinin sırf teşebbüslerin teknik merkezileşmesinin bir ürünü olduğunu reddettiği zaman bizler, işin aslı, kasvetli, çirkin, tek tip, sınırlayıcı ve baskıcı merkezciliğin tüm biçimlerinin, bir dereceye kadar, Marksizm için emsal olduğunu ve Marksizm’in kökenini, gelişmesini ve yayılmasını etkilediğini kabul etmeliyiz. Bu bakımdan gerçek Marksistlerin şu anda neredeyse yalnızca çavuş, küçük memur ve bürokratların hâkim olduğu ülkelerde, yani Prusya ve Rusya’da bulunması şaşırtıcı değildir. Kaba müstebitliği ile “disiplin” kelimesi Prusya ordusu ve Alman Prusya Sosyal Demokrasisi’ndeki sıklıkta başka hiçbir yerde bu kadar duyulmamaktadır. Yine de bu merkezileştirmelerden hiçbiri, buharın teknik merkezileşmesi hariç, adına gerçekten ve tam olarak “sosyalizm” denebilecek bir ucube üretmeleri için tesis edilmemiştir.
Şiirsel olmayan Marx’ın lirik bir biçimde söylediği gibi sosyalizm hiçbir zaman kapitalizmden “çiçek açmayacak”tır fakat onun doktrini ve partisi – Marksizm ve Sosyal Demokrasi- buhar enerjisinden gelişmiştir.
İşçilerin ve zanaatkârların ve köylülerin kızları ve oğullarının yurtlarından nasıl uzaklaştığını ve göçmen mahsul-toplayıcılarından oluşan ordularla nasıl yer değiştirdiğini izleyin! Her sabah binlercesinin nasıl fabrikalara girdiğini ve akşamleyin nasıl yeniden tükürüldüklerini izleyin!
Komunist Manifesto’da Marx ve Engels, kendi sosyalizmlerinin başlangıcı için “en gelişmiş ülkeler” için teklif ettikleri önlemlerden biri olarak (kapitalizmden gelen nurun tasviri ve önsezisi olarak değil), “herkes için aynı çalışma zorunluluğu, özellikle tarım için, sanayi ordularının tesisi,” ifadesini kullanmıştır. Bu tür bir sosyalizm muhakkak ki kapitalizmin örselenmemiş, daha fazla gelişmesinden doğar!
Buna, kapitalistlerin ve servetlerinin sayısı sanki daha az olabilirmiş gibi bakan kapitalist temerküzü ekleyin. Zamanımızın merkezileşmiş devletinin her yerde hazır ve nazır olan hükümet modelini de ekleyin ve son olarak sanayi makinelerinin gitgide daha fazla mükemmelleşmesini, iş bölümünün giderek artmasını, vasıfsız makine operatörünün eğitimli zanaatkârın yerini almasını ekleyin. Fakat tüm bunlar abartı ve karikatürleştirilmiş bir ışıkta değerlendirilmektedir zira hepsinin bir başka yönü vardır ve bunlar hiçbir zaman şematik, lineer olmayan gelişmeler değildir. Bunlar, çeşitli eğilimlerin mücadelesi ve dengesidir fakat Marksizm’in gördüğü her şey, her zaman garip bir şekilde basitleştirilmekte ve karikatürleştirilmektedir. Son olarak, çalışma saatlerinin giderek azalacağına ve insanların giderek daha verimli olacağına dair ümidi de ekleyin: sonra geleceğin devleti sona erer. Marksistlerin gelecekteki devleti: hükümet, kapitalist ve teknolojik merkezileşme ağacındaki çiçek.
Yine de eklenmelidir ki Marksist, özellikle boş hayallerini düşlerken – ki bir rüya hiçbir zaman daha boş ve tatsız olamaz ve hayal gücü kıt hayalciler diye birileri var olmuşlarsa eğer, Marksistler bunların en kötüleridir. Merkeziyetçiliğini ve ekonomik bürokrasisini günümüz devletlerinin ötesine taşır ve malların üretimini ve dağıtımını düzenlemek ve yönetmek için bir dünya örgütünü savunurlar. Bu Marx’ın enternasyonelciliğidir. Enternasyonelde eskiden her şeyin Londra-merkezli genel konsey tarafından düzenlenip burada her şeye karar verilmesinin beklenmesi ve bugün Sosyal Demokrasi’de tüm kararların Berlin’de alınması gibi, bu dünya üretim otoritesi de bir gün her kaba bakacak ve defterinde kayıtlı her bir makine için [gerekli] yağ miktarına sahip olacaktır.
[Soğanın] bir katı daha [açılacak] ve Marksizm tanımımız bitecek.
Ve yine de müteakip ifade proleterlerin devrimciler olarak doğduğu iddiasından daha doğrudur: proleterler kültürsüz uyuşuk doğanlardır. Marksist, küçük burjuvadan çok aşağılayıcı bir biçimde bahseder fakat küçük burjuva denilebilecek yaşamın her niteliği ve alışkanlığı ortalama bir proleterin özelliğidir, tıpkı, mateessüf, hapishanelerdeki ve cezaevlerindeki hücrelerin çoğunda dahi kültürsüz uyuşukların olması gibi.
Bu insanların sosyalizm dediği örgüt biçimleri tümüyle kapitalizm içinde çiçek açar; fakat bu örgütler – buhar kanalıyla sürekli genişleyen bu fabrikalar – halen daha özel teşebbüslerin, sömürücülerin ellerindedir. Mamafih şimdiden gördük ki bunların rekabet ile daha da az sayıya düşürülmesi beklenmektedir. Kişi bunun ne anlama geldiğini net bir şekilde gözünde canlandırmalıdır: önce yüz bin – sonra birkaç bin – sonra birkaç yüz – sonra 70 ya da 50 – sonra mutlaka canavar gibi devasa birkaç müteşebbis.
Bunların karşısında işçiler, proleterler durmaktadır. Bunlar giderek daha da çoğalmaktadır, orta sınıflar yok olmaktadır ve işçilerin sayısının artmasıyla makinelerin sayısı, yoğunluğu ve gücü de büyümektedir. Böylece sadece işçilerin sayısı değil, işsizlerin, sözde yedek sanayi ordusunun sayısı da artmaktadır. Bu tanıma göre, kapitalizm çıkmaza varacak ve buna – kalan birkaç kapitaliste – karşı mücadele, değişimden çıkarı olan sayısız ıskat edilmiş kitle açısından giderek daha da kolay hale gelecektir. Dolayısıyla hatırlanmalıdır ki Marksist doktrinde her şey içkindir, gerçi terim başka bir alandan alınmış ve yanlış uygulanmıştır. Burada hiçbir şeyin özel çaba ya da akli iç görü gerektirmediği, her şeyin düzgün bir şekilde toplumsal süreçten çıktığı anlamına gelir. Sözde sosyalist örgüt biçimleri hâlihazırda kapitalizmde içkindir. Benzeri şekilde proleteryada da mevcut koşullara aldırışsızlık içkindir, yani sosyalizme temayül, devrimci zihniyet proleterlerin bütünleyici bir unsurudur. Proleterlerin kaybedecek hiçbir şeyi yoktur; kazanacakları bir dünya vardır!
Ne kadar güzel, hakikaten ne kadar da şiirsel bir ifadedir, bu (ki ne Marx’tan ne de Engels’den çıkar) ve ne kadar da iddia edildiği gibi gerçeği barındırır.
Ve yine de müteakip ifade proleterlerin devrimciler olarak doğduğu iddiasından daha doğrudur: proleterler kültürsüz uyuşuk doğanlardır. Marksist, küçük burjuvadan çok aşağılayıcı bir biçimde bahseder fakat küçük burjuva denilebilecek yaşamın her niteliği ve alışkanlığı ortalama bir proleterin özelliğidir, tıpkı, mateessüf, hapishanelerdeki ve cezaevlerindeki hücrelerin çoğunda dahi kültürsüz uyuşukların olması gibi. Dilimden sürçen bu “mateessüf” ile ben elbette hiçbir şekilde kültürlü insanların özgür olmasına hayıflanmış değilim fakat yoksul aptallar, şartların kurbanları, bu yüzden yasal olarak tesis edilmiş sözleşmeleri ihlal etmek zorunda kalanlar açısından hakikaten üzücüdür. Tıpkı dünyada olan her şeyin olması gerektiği gibi, bunun insan ruhundaki sözleşmenin yerini alan asi zihniyetin bir sonucu bile olmaması gibi. Aslında bozdukları sözleşme, mizaçlarında, düşüncelerinde, hem dertlilerini ve hatta bazen de kendilerini kötü idare etme biçimlerinde, genellikle, en az diğer insanların çoğunda olduğu kadar, sıkı bir biçimde yaşar.
Burada bahsettiğimiz şey proleteryanın kültürsüz zihniyetinin ki laf arasında bu Marksizm’in kültürsüzlüğü sistematikleştirmesinin nedenlerinden biridir, proleterya tarafından da çok iyi anlaşılmış olmasıdır. Hiçbir istisnai vasıf olmayan ortalama bir proleteryayı kullanışlı bir parti liderine dönüştürmek için sadece dilin eğitimle çok sığ yaldızlanması gerekmektedir – bu da en hızlı ve en ucuz, adına parti okulları denen polikliniklerde yapılmaktadır.
Böylece bunlar ve diğer parti liderleri doğal bir biçimde proleteryanın toplumsal gereklilikle devrim yaptığını, en azından bunların çok azının – ki ne de olsa giderek çok daha az sayıda insanı ihtiva etmekte ve tabiatı gereği giderek daha kırılgan bir hale gelmektedirler – kapitalizmi aşmak için halen gerekli olduğunu (vazeden) Marksist doktrine sıkıca yapışmaktadırlar.
sosyalizmlerinin tıpkı tüm kapitalizm ve tasnif etme biçimlerini ve nihai tekamülüne ilerlemek için bugün mevcut olan tek biçimlilik ve benzeşme (leveling) eğilimine izin vermesi gibi, proleterya da kendi sosyalizmine sürüklenmektedir. Kapitalist teşebbüsün proleteryası, devlet proleteryası haline dönüşür ve bu tür bir sosyalizm başladığında proleterleşme gerçekten de tahmin edildiği gibi devasa oranlara ulaşır. İstisnasız herkes devletin bir çalışanı olur.
Kapitalizm, kendi kaçınılmaz çöküşüne yol açan yukarıda listelenmiş faktörlere ek olması bakımından bir başka içkin tehlikeyi, krizleri içermektedir. Alman Sosyal Demokrasi programının öylesine güzel ve öylesine gerçek Marksist terimlerle söylediği gibi (aksi takdirde gerçek olmayan çeşitli unsurlar dalabilir, ki bu programın yapıcıları da muhaliflerine şimdilerde revizyonist demektedir): üretim güçleri çağdaş toplumun kapasitesinin ötesinde büyümektedir. Bu ifade, üretim biçimlerinin çağdaş toplumda giderek daha fazla sosyalistleştiğini ve bu biçimlerin sadece doğru mülkiyet biçiminden yoksun olduğunu vazeden hakiki Marksist öğretisini içermektedir. Onlar buna toplumsal mülkiyet demektedir fakat kapitalist fabrika sistemine toplumsal üretim dedikleri zaman (bunu sadece Marx, Kapital’inde yapmış değildir, günümüz Sosyal Demokratları da şu anda etkin programlarında günümüz kapitalizm biçimlerindeki çalışmaya toplumsal çalışma demektedir) sosyalist emek biçimlerinin asıl (real) çıkarımlarını biliyoruz. Tıpkı kapitalizmdeki buhar teknolojisinin üretim biçimlerini sosyalist emek biçimi olarak düşündükleri gibi, merkezileşmiş devletin de toplumun toplumsal örgütlenmesi olarak, bürokratik yönetilen devlet mülkünü de ortak mülkiyet olarak düşünmektedirler! Bu insanların gerçekten de toplumun ne anlama geldiğine dair hiçbir insiyakı yoktur. Toplumun sadece toplumların toplumu, bir federasyon, yalnızca özgürlük olabileceğine ilişkin en ufak bir fikirleri bile yok. Dolayısıyla sosyalizmin anarşi ve federasyon olduğunu bilmiyorlar. Onlar sosyalizmin hükümet olduğuna inanıyorlarken kültüre susamış diğerleri sosyalizmi yaratmak istiyorlar çünkü kapitalizmin çözülmesinden ve sefaletinden ve beraberindeki yoksulluk, ruhsuzluk ve baskıdan – ki bu, ekonomik bireyselciliğin sadece öteki yüzüdür – kaçmak istiyorlar. Kısaca, devletten toplumların toplumuna ve gönüllü birliğe kaçmak istiyorlar.
Çünkü bu Marksistlerin de dediği üzere, sosyalizm hala, tabiri caizse vahşice ve şuursuzca üreten müteşebbislerin özel mülküdür. Ve bunlar sosyalist üretim güçlerine (bunları buhar gücü, mükemmelleştirilmiş üretim makineleri ve bol bol bulunan proleter kitleleri olarak okuyun) sahip oldukları için, yani bu durum, büyücü çırağının elindeki sihirli sopa gibi olduğundan; sonuç, malların akını, fazla üretim ve karmaşa olmalıdır. Diğer bir deyişle ayrıntılar ne olursa olsun krizler birbirini takip etmeli, her daim meydana gelmelidir, en azından Marksistlerin düşüncesine göre, çünkü istatistiksel anlamda kontrolü elinde bulunduran ve yöneten dünya devlet otoritesinin düzenleyici fonksiyonu, kendi kötücül aptal görüşlerine göre hâlihazırda var olan sosyalist üretim biçimi ile yürümek zorundadır. Bu kontrol otoritesi yokken “sosyalizm” hala kusurludur ve kargaşa çıkmalıdır. Kapitalizmin örgüt biçimleri iyidir fakat düzen, disiplin ve sıkı merkezileşmeden yoksundur. Kapitalizm ve hükümet bir araya gelmelidir ve devlet kapitalizminden bahsedeceğimiz yerde, bu Marksistler, sosyalizmin burada olduğunu söyler. Fakat sosyalizmlerinin tıpkı tüm kapitalizm ve tasnif etme biçimlerini ve nihai tekamülüne ilerlemek için bugün mevcut olan tek biçimlilik ve benzeşme (leveling) eğilimine izin vermesi gibi, proleterya da kendi sosyalizmine sürüklenmektedir. Kapitalist teşebbüsün proleteryası, devlet proleteryası haline dönüşür ve bu tür bir sosyalizm başladığında proleterleşme gerçekten de tahmin edildiği gibi devasa oranlara ulaşır. İstisnasız herkes devletin bir çalışanı olur.
Kapitalizm ve devlet bir araya gelmelidir – bu hakikatte Marksizm’in idealidir. Kendi ideallerini duymak istemeseler de bizler bu gelişme eğilimini teşvik etmek istediklerini görüyoruz. Devletin muazzam gücünün ve bürokratik viraneliğinin, sırf komünal yaşamımız ruhunu kaybettiği için, adalet ve sevgi, ekonomik birlikler ve küçük toplumsal organizmaların çiçeklenen çeşitliliği kaybolduğu için gerekli olduğunu görmüyorlar. Zamanımızın tüm bu derinden çürümüşlüğüne dair hiçbir şey görmüyorlar: ilerleme halisünasyonu görüyorlar. Teknoloji ilerler, elbette. Aslında her zaman olmasa bile pek çok kültür döneminde bunu yapar – teknik ilerlemesi olmayan kültürler de vardır. Teknoloji, özellikle çürüme, ruhun bireyselleştiği ve kitlelerin atomlaştığı dönemlerde ilerler. Bu tam da bizim bakış açımızdır. Zamanın rezilliği ile birlikte gerçek teknoloji ilerlemesi – bir kez olsun Marksistler için Marksistçe konuşmak adına – ideolojik üst yapı, yani Marksistlerin ilerici sosyalizm Ütopyası için gerçek, maddi temeldir. Ancak sadece ilerleyen teknoloji kendi küçük ruhlarına yansımakla kalmaz zamanın diğer eğilimleri de, kapitalizm de onların gözünde ilerlemedir ve onlar için merkezileşmiş devlet, ilerlemedir. Burada sözde materyalist tarih anlayışının dilini Marksistlerin kendilerine uyguluyor olmamız sırf ironi için değildir. Bunlar bu tarih anlayışını bir yerlerden aldılar ve şimdi biz de bunu bildiğimize göre, onu nerede bulduklarından önce, daha net bir şekilde söyleyebiliriz: bu anlayışı tümüyle kendi özlerinde buldular. Evet, gerçekten de Marksistlerin ruhsal yapıların ve düşünüşün zamanın koşulları ile ilişkisine dair söyledikleri, tüm çağdaşları için hakikaten doğrudur. Burada çağdaşlar derken tüm yaratıcı olmayanlar, karşı koymayanlar, hiçbir içsel temeli ve ruhsal şahsiyeti olmayanlar, sadece çocuk ve zamanlarının dışavurumu olanlar anlaşılmalıdır. Yine kültürsüz gayretkeşe ve Marksist’e geldik. Marksist için kendi ideolojisinin sadece zamanımızın kötülüğünün üstyapısı olması oldukça doğrudur. Çürüme zamanlarında aslında zamanın dışavurumu olan ruh-suzluk hüküm sürer ve dolayısıyla bugün de Marksistler ağır basmaktadır. Kültür ve icra zamanlarının – kendilerinin ilerleme dediği – çöküş zamanlarından ortaya çıkamayacağını bilemiyorlar fakat bu zamanlar, doğaları gereği hiçbir zaman kendi zamanlarına ait olmayan kişilerin ruhlarından gelir. Bunların, büyük değişim zamanlarında tarih olarak adlandırılacak olanın ne kültürsüz ve uysal çağdaşlarla ne de toplumsal süreçlerle elde edilmediğini, aksine izole ve yalnız insanlarla başarıldığını bilemezler ve anlayamazlar ki bu insanlar izole edilmiştir çünkü halk ve toplum onların içinde evdedir ve hem onlara hem de onlarla birlikte kaçarlar.
Kapitalizm kesinlikle ne birden bire Marksistler’in “sosyalizmine” dönüşme, ne de revizyonistlerin sosyalizmine doğru gelişme eğilimi içinde değildir. Bu nedenle de ancak utangaç bir sesle çağrılabilir. Zamanımızda gerileme – bizim durumumuzda kapitalizm – kültür ve genişlemenin diğer zamanlarda sahip olduğu kadar bir canlılığa sahiptir.
Hiç şüphesiz Marksistler; yozlaşmamızın ön ve arka cephelerinin, kapitalist üretim ve devlet koşullarının bir araya getirilmesi halinde bunların ilerlemesi ve gelişmesinin amacına ulaşacağına ve böylelikle adalet ve eşitliğin tesis edileceğine inanır. İster önceki devletlerin ister dünya devletlerinin varisi olsun, şümullü ekonomik devletler, cumhuriyetçi ve demokratik bir yapıdır ve gerçekten de bu tür bir devletin yasalarının tüm avamın refahını temin edeceğine inanır, zira devleti avam oluşturur. Burada, tüm sönük fantezilerin bu en acınası noktasında bastırılamayan kahkahaları patlatmamız için bize izin verilmelidir. Aslında doymuş burjuva Ütopyasının bu tip aynadaki eksiksiz görüntüsü sadece kapitalizmin bozulmamış laboratuvar gelişmesinin bir ürünü olabilir. Şahsiyetsizleştirilmiş kültür ve çöküş çağının bu mükemmel idealine, bu cüceler hükümetine daha fazla zaman harcamayacağız. Gerçek kültürün boş değil, uygulanmış olduğunu ve gerçek toplumun, bireylerin bağlayıcı niteliklerinden, ruhtan, topluluklar yapısından ve birlikten çıkan gerçek, küçük yakınlıklar çeşitliliği olduğunu göreceğiz. Marksistlerin işbu “sosyalizmi”, gelişeceği varsayılan devasa bir guatrdır. Asla korkmayın, yakında gelişmeyeceğini göreceğiz. Fakat bizim sosyalizmimiz insanların yüreklerinde büyümelidir. Birbirine ait kişilerin yüreklerinin birlik ve ruh içinde büyümesine sebep olmak ister. Bunun alternatifi, pigme-sosyalizm ya da ruhun sosyalizmi değildir zira kitlelerin Marksistleri, hatta revizyonistleri bile takip etmesi halinde, kapitalizmin kalacağını çok yakında göreceğiz. Kapitalizm kesinlikle ne birden bire Marksistler’in “sosyalizmine” dönüşme, ne de revizyonistlerin sosyalizmine doğru gelişme eğilimi içinde değildir. Bu nedenle de ancak utangaç bir sesle çağrılabilir. Zamanımızda gerileme – bizim durumumuzda kapitalizm – kültür ve genişlemenin diğer zamanlarda sahip olduğu kadar bir canlılığa sahiptir. Gerileme tümüyle köhnelik, çöküş temayülü ya da köklü değişiklik demek değildir. Gerileme, batış, halksızlık, ruhsuzluk Çağı yüzyıllarca veya bin yıl sürebilir. Gerileme, bizim durumumuzda kapitalizm, zamanımızda tam da çağdaş kültür ve genişlemede bulunmayan bu zindelik nisabına sahiptir. Gerileme, bizler sosyalizm için toplanmayı başaramadığımız ölçüde güç ve enerjiye sahiptir. Yüz yüze kaldığımız seçim sosyalizmin bir biçimi ya da diğeri arasında değil, basitçe kapitalizm veya sosyalizm, toplumun devleti, ruhsuz(luk) veya ruh arasındadır. Marksizm doktrini, kapitalizm dışına yönlendirmez. Ya da Marksizm doktrininde yer alan kapitalizmin zaman zaman Baron Münchhausen’ın kendi domuz kuyruğu ile tuhaf bir bataklıktan fantastik bir biçimde çıkma başarısını göstermesinin, yani, kapitalizmin kendi gelişmesinin faziletiyle kendi bataklığından çıkacağı kehanetinin hiçbir doğru tarafı da yoktur.
Daha sonra bu doktrinin ne kadar yanlış olduğunu enine boyuna detaylarla göstermemiz gerekecek. Kapitalizmin, sosyalizmin herhangi bir biçimine doğru gelişmesini sağlayan içkin bir eğilim taşımadığını göstermek için şu anda sadece Marksistlerin sosyalizm dediği bu ucube, çirkin şeyden kendimizi kurtarmalıyız. Kapitalizm ne bu ne şu sosyalizm biçimine doğru gelişmez. Bunu göstermek için bazı soruları cevaplamalıyız.
O halde şu soruyu soralım: Toplumun, Marksistlerin resmettiği gibi olduğu doğru mudur? Toplumun daha fazla gelişmesi veya gelişmesi gerektiği veyahut muhtemelen bile olsa gelişebileceği doğru mudur? Kapitalistlerin sonunda tek bir devasa kapitalist kalana kadar birbirlerini yiyip bitireceği doğru mudur? Doğru mudur? yada sadece bir kapitalist mi olmalıdır? Orta sınıfların kaybolduğu, proleterleşmenin istisnasız hızla arttığı ve bu sürecin sonunun öngörülebileceği doğru mudur? İşsizliğin gittikçe daha kötü hale geldiği ve bu nedenle bu tür koşulların var olmaya devam edemeyeceği doğru mudur? Dışlanmış olanın üzerinde ruhsal bir etki mi vardır ki böylelikle, doğal bir ihtiyaçla ayağa kalkması, isyan etmesi, devrimciye dönüşmesi gereksin? Son olarak, krizlerin giderek daha kapsayıcı ve yıkıcı hale dönüştüğü doğru mudur? Kapitalizmin üretken kapasitesi kendisini aşacak mıdır ve bu yüzden de sözde sosyalizme mi dönüşecektir?
Tüm bunlar doğru mudur? Tüm bu uyarı, tehdit, kehanet ve karmaşık gözlemler hususunda gerçekten durum nedir?
Şimdi sormamız gereken sorular bunlar ve biz de, bizler, yani anarşistler başından beri, Marksizm var olduğundan beri hep bunları sorduk. Marksizm var olmadan çok önce gerçek sosyalizm, özellikle en büyük sosyalist Pierre Joseph Proudhon’un sosyalizmi vardı ve sonradan Marksizm ile gölgede bırakıldı, fakat bizler onu hayata döndürüyoruz. Bunlar bizim sorularımızdır ve bu sorular, çok farklı bir perspektiften, revizyonistlerin de yönelttiği sorulardır.

Marksizm’i tanımlarken orada burada temas ettiğimiz bu soruları cevaplandırıp kapitalizmin şu ana kadar özellikle Marksizm’in zaman-ideolojik [zeit-ideological –çn-] basitleştirmesi ve diyalektik karikatürü ile birlikte – Komünist Manifesto’nun ve Kapital’in ortaya çıkışından beri – izlediği yolu ve koşullarımızın gerçek resmini karşılaştırdıktan sonra bizim sosyalizmimizin ve sosyalizme giden yolumuzun ne olduğunu söylemeye artık geçebiliriz. Sosyalizm – bunun derhal söylenmesine izin verin ve Marksistler kendi aptal ilerleme teorilerinin sis bulutları havada kaldığı müddetçe bunu duymalıdır – kendi olasılığı için herhangi bir teknoloji biçimine ve ihtiyaçların tatminine bel bağlamaz. Yeterince insan isterse sosyalizm her zaman mümkündür. Fakat o, mevcut teknoloji seviyesine, sosyalizmi başlatan insan sayısına ve bu insanların geçmişten tevarüs ettikleri veya katkıda bulundukları araçlara bağlı olarak – hiçbir şey yoktan var olmaz – her zaman farklı görünecek, farklı başlayacak ve farklı ilerleyecektir. Buna göre, yukarıda da söylendiği üzere, burada ne bir ideal tanımı ne de bir Ütopya tasviri verilecektir. Öncelikle, koşullarımızı ve ruhsal mizacımızı daha açık bir biçimde incelemeliyiz. Ancak ondan sonra ne tür bir sosyalizme çağrıldığımızı, ne tür insana konuştuğumuzu söyleyebiliriz. Sosyalizm, hey siz Marksistler, her zaman ve herhangi bir teknoloji türü ile mümkündür. Doğru insanlar için her zaman çok ilkel teknoloji ile bile mümkündür. Öte yandan müthiş gelişmiş bir makine teknolojisi ile bile sosyalizm yanlış grup için her zaman imkânsızdır. Sosyalizmi getirmesi gereken hiçbir gelişme bilmiyoruz. Doğa yasası gereği bu tür bir zorunluluk hiç bilmiyoruz. Şimdi bu yüzden, Marksizm kadar çiçeklenmiş bizim zamanlarımızın ve bizim kapitalizmimizin asla sizin söylediğiniz gibi olmadığını göstereceğiz. Kapitalizm ille de sosyalizme dönüşmez. Yok olmak zorunda değildir. Sosyalizm ille de gelecek değildir, Marksizm’in kapital-devlet-proleterya-sosyalizmi de gelmek zorunda değildir ve bu o kadar da kötü değildir. İşin aslı, hiçbir sosyalizm gelmeli değildir – ki bu şimdi gösterilecektir.
Gerçi sosyalizm gelebilir ve gelmelidir – eğer biz onu istersek, eğer biz onu yaratırsak – ki bu da gösterilecektir.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5519
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]

KGB Reddit Kullanma Kılavuzu ve Öğretici Rehberi

Son zamanlarda redditte yardım konusu şişince ve üye sayımız zıplayınca, ben de Saruman olarak ak asamı elime alıp bu yardım postunu açmaya karar verdim. Hadi başlayalım bakalım genç hobbitler!
///////////////////////////////////////////////////////
1- Upvote ve Downvote. İlk olarak upvote like downvote dislike değil. Redditin farklı bir algoritması var, ve postlarin "puanları" var. Facebook'ta like da dislike da görünürken burada toplamı gözüküyor, yani bir postu 300 kişi beğenmiş 280 kişi downvotelemişse puanı 20 olarak kalıyor, "post hiçbir yere çıkmıyor". 600 kişinin gördüğü post sanki hiç önemli bir şey değilmiş gibi çöp oluyor yani. O yüzden begendigin şeylere upvote at, beğenmezsen öyle bırak post'u. Downvote'u sadece AŞIRI nefret ettiğin veya sub kurallarını yikan şeylere at, beğenirsen de mutlaka upvote at.
1.1-Karma. Redditte aldığıniz upvote, yorum vesaire ile karmanı arttırabilirsiniz. Nasıl bir algoritmayla arttığını redditteki kimse bilmese de genelde upvote almak karmayı arttırıyor. Postunuza gelen upvoteler ise commentinize gelenlere oranla daha etkili. Yine downvote almak aynı şekilde karmanızı düşürüyor.
2-Subredditler. Burada sayfa yerine subredditler var, bunları KGB gibi topluluklar olarak dusunebilirsin. Mesela Minecraft mi oynuyorsun, Minecraft yazıyorsun onun topluluğu geliyor. NBA takip ediyorsan onun için yine subredditler var, eğlencelik meme arıyorsan onun için sublar var.
Subredditleri araştırmanın en güzel yolu insan profillerine girmektir, veya sevdiğin bir şey varsa direkt yukarıda aramaya yazabilirsin.
Subreddit önerileri için atılmış postlar var, buradan da seçebilirsiniz:
Bu pornosuz sublar
Pornosuz sublar 2
Bu porno subları
3-Spesifik arama var. Yani kgbde bir şey mi arıyorsun; ilk başta KGBye giriyorsun. Yukarıda arama yerinde KGBTR yazıyor olacak, onun yanına aramak istediğin şeyi mesela "sakso" yazıyorsun, kgbdeki tüm saksolar karşına çıkıyor.
4-Nsfw. Nsfw, yani "Not Safe For Work" bizim toplum içinde, işyerinde vs acamayacagimiz içeriklere konuyor. Pornografi, kanli bir fotoğraf veya hassas içerik oluşturan şeylere bunu ekliyoruz, postu attıktan sonra da üstündeki 3 noktadan ekleyebilirsin, ya da post'un başlığında bir yerde "nsfw" kelimesi geçiyorsa reddit kendi ekliyor.
5-Dark mode. Sol üst kısımda kendi profiline tıkladığında açılan pencerede coinler, my profile, settings vesaire var. Yine o pencerenin altında dark mode simgesi (ay şeklinde) var, bas ona. Dark modu alfalar kullanır. White kancıklar içindir.(istersen yeşil pembe falan da yapabilirsiniz Settings'ten)
6-Reddit özgür. başka subredditlere kitlesel olarak saldırmak dışında her şey serbest, istediğin her şeyi atabilirsin. Mesela insanların "çıplaklık dogalliktir" düşüncesinden doğmuş bir sub gonewild var, oraya insanlar çıplak fotoğraflarını atıyor ve değerlendiriyorlar. Fightporn vs gibi sublarda da kanlı dövüşler oluyor yine, tabi çok ağır şeyleri vs kaldıramayan sublar var. Suba girdiğinde yukaridaki about kısmından kuralları oku.
7-Nsfw'yi açmak. Reddite ilk girdiğinde nsfwler kapalıdır. Sol üstteki profil resminize tıkladıktan sonra açılan yerden;
Settings>Im Over 18 years old> açık
Settings>Blur nsfw images> açık
Yapın.
Bu ikisini açarak rahat rahat takilabilirsiniz. İkinciyi acmazsaniz nsfwler blurlanmaz, yani toplum içinde laps diye amcık açabilirsiniz ortaya. Direkt nsfw subredditler var bir de, porn gibi; onlarda ise direkt blurlama yoktur şunun özelliğinden dolayı. KGBTR nsfw subreddit değil, yani bizde blurlama var, posta tıklamadan blurlu gözüküyor.
8-Chatroom. KGBTR'ye tıkladığınızda, açıklamanın hemen altında; posts, about, rooms isimli 3 bölümün olduğunu farkedeceksiniz. Roomsta ise Kgb Sohbet Odası var, bu oda hafta sonları açılan KGBnin chatroomu. Sohbet etmelik, soru sormalik vesaire. Odaya girdikten sonra soru soracağınız biri olursa, onu "u/furkantopal" ya da "u/Melik0S'" şeklinde nickiyle etiketlerseniz, ona bildirim gidecektir.
9-Awardlar. Bir post'a reddit coin(gerçek para ile satın alınıyor) karşılığında özel ödül verebilirsiniz. Post'un sağ alt kısmında, share'in hemen yanında bir simge var. Oradan awardlari inceleyebilir veya verebilirsiniz. Bizim subumuza özel bi paket sigara vs gibi awardlar var. Bir post award aldığında bu onun üstünde gözükür, gold coin isimli award 1 hafta, platinum coin isimli award 1 ay reddit premium hediye eder. Onun dışında bir numarası yok.
10-Kreosus ve Flairler. Flairler kullanıcı adınızın yanında gözükür. Bu posttaki Nasıl Yapılır kısmından kendinize özel nasıl flair alacağınız yazıyor. Kreosus hesabına attığınız bağış miktarına göre ikon vs de ekleyip baya taşşakli şeyler yapabiliyorsun. Ya da subumuzun ücretsiz flairleri de var herkesin alabildiği, Grubun sağ üst kısmındaki 3 noktadan girip, "Change User Flair" kısmından kendinize ucretsiz flairlerden alabilirsiniz.
11-Diğer Sosyal Medya. Reddit dışında Instagram ve Twitter sayfamız, YouTube kanalımız da var. Bunlara "About" kısmından da ulaşabilirsiniz, şimdilik ben de buraya bırakıyorum:
Twitter
Instagram
YouTube
12-Save Post ve Block user. Bir post'un sağ üstündeki 3 noktaya tıklarsanız karşınıza "Save" ve "Block User" seçenekleri çıkar. Save post Instagramdaki kaydedilenler gibi, bir Post'u kaydetmenizi sağlar. Ana sayfada, sol üstteki profil resminize tıkladığınızda, açılan yerde "Saved" Kısmından kaydedilenler bakabilirsiniz. Bir Post'u veya ondaki resmi telefonunuza indirmek istiyorsanız ise resme tıkladıktan sonra resmin sağ üstündeki 3 noktadan "Save" yaparsanız resmi telefonunuza kaydeder (ss almak yerine bunu yapabilirsiniz, hem kalite düşmez). Block user kısmından da postun sahibini bloklarsaniz onun postlarini görmezsiniz. Sevdiğiniz biri ise profiline girip "follow" kısmından takip edebilirsiniz.
13-Modmail. Son olarak Sub'un sağ üst kısmında flairlerin olduğu yerden, "Contact Mods" kısmından modlarla iletişime geçebilir, subreddit kural ihlali yapan kişiler veya flair almak gibi konular hakkında düşüncelerinizi iletebilirsiniz
///////////////////////////////////////////////////////
Genel hatlarıyla önemli şeyler bunlar. Herhangi bir sorunuz varsa bana commentlerde yazabilirsiniz.
Bir de, reddite geçtiğimizden beri kgbde neler yaşandı, ne aksiyonlar atlattiğımizi anlatan eğlenceli seri var, o da burada.
Saruman sundu.
submitted by SikiTuttunSaruman to KGBTR [link] [comments]

Sağlık bakanı hakkında alıntı yaptığım yazıyı sizlerle paylaşıyorum.Fazlası var eksiği yok.Unutmayın ki ülkede neredeyse liyakat yok o yüzden seçtiklerinin ilk zihniyetine bakarlar

Sesi titreyen Bakan’ımızı tanıyor muyuz?
Fahrettin Koca, 1965 Konya doğumlu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. Cemaatçi bir isim. Nakşibendi tarikatı Halidi kolundan. Gümüşhanevi dergahının İskenderpaşa çizgisinde. Mehmet Zahid Kotku imamlığı ile başlayan, Mahmut Esad Coşan ile devam eden, Muharrem Nureddin Coşan ile süren tasavvufi cemaatinin aktif üyesi.
Doktor Fahrettin Koca, bir dönem Nakşibendi tarikatı bünyesinde hizmet veren İskenderpaşa cemaati lideri Mahmut Esat Coşan'ın ortakları arasında bulunduğu Haksağ Sağlık Hizmetleri A.Ş'de yönetim kurulu başkanlığı yaptı. Haksağ Sağlık Hizmetleri A.Ş, 2008 yılının Ekim ayında, Hazine Müsteşarlığı tarafından hazırlanan yatırım teşvik programından 79.2 Milyon lira destek aldı. 2009 yılında faaliyetlerini sonlandırdı. Şirket kapandı.
Ama Fahrettin Koca durmadı. Elindeki Nisa ve Medipol hastanelerini Medipolitan Eğitim ve Sağlık Vakfı bünyesinde birleştirdi. Recep Tayyip Erdoğan'ın ''Aile Doktoru'' olarak ününü geliştirdi. Anne Tenzile Erdoğan'ın tedavi aşamaları, küçük kız Esra Albayrak'ın doğumları Medipol'de gerçekleşti. Siyasete olan yakınlığın karşılıksız kalması beklenemezdi. Medipol'ün önüne geçilemez yükselişi kısa sürede geldi.
Tekel'in Unkapanı'ndaki 6 katlı 146 bin metrekarelik binası çok ucuz bedelle Medipol'e geçti. Kadıköy'de SGK'ya ait taşınmazlar Medipol'e verildi. Beykoz Kavacık'taki 220 bin metrekare arazinin planları Medipol'e devir konusunda uygunluk göstermeyince üzerinde defalarca değişikliğe gidildi. 2005 yılı İBB Nazım İmar Planları'nda ''Parklar, çocuk bahçeleri ve oyun alanları'' fonksiyonunda görülen arsa, Fahrettin Koca farkıyla hastane alanına çevrildi.
Sıra Bağcılar'a geldi. Önce devlet hastanesi yapılacak dendi. Kamulaştırma, istimlak dayatmalarıyla arsa üzerindeki hak sahipleri ucuz paralarla yerlerinden edildi. Ön pürüzler sırasıyla eritildi, proje kimlik değiştirdi. Devlet hastanesi fikrinden vazgeçildi. Bağcılar Belediye meclisinde 7 kere imar değişikliği kararı verildi. Rekreasyon için ayrılan yeşil alanlar bile hastanenin kullanımına tahsis edildi. İnşaat yüksekliği sınırlamasında sadece dört kat için izin vardı. Oysa, proje detaylıydı ve beşinci, altıncı katları da kapsamaktaydı. Önce katlar çıkılıyor, daha sonra ilçe belediye meclisinde kat sayısı artırma izinleri gündeme alınıp oylanıyordu. Chp'li meclis üyeleri konuyu yargıya taşıdı. İtirazlara ve davalara rağmen helikopter pistli, 470 yatak, 246 poliklinik oda kapasiteli dev proje 2.5 yıl gibi çok kısa bir sürede tamamlanarak hizmete girdi.
Fahrettin Koca'ya devletten sayısız destek geldi. Bakanın sahibi olduğu Medipolitan Sağlık ve Eğitim Hizmetleri A.Ş'ye, 2019 yılında hazineden 220 milyon 600 bin liralık teşvik verildi. Vergi indirimi, gümrük vergisi muafiyeti, KDV istisnası tanımlandı. 2 yıllık süre için sigorta primi işveren hissesi desteği sağlandı.
Fahrettin Koca, 2018 yılının Temmuz ayında, Cumhurbaşkanlığı hükumet sisteminin ilk kabinesine Sağlık Bakanı olarak atandı. Göreve geldikten sonra, yoğun şekilde tarikat mensuplarını bakanlık bünyesine kattı.
submitted by ill-be-back4 to KGBTR [link] [comments]

Soğuk Hava Deposu

Soğuk hava deposu fiyatları nasıl hesaplanır? Maliyeti nasıl düşürülür? Hangi malzemeler kullanılır? Kaç derece olmalıdır? Tüm detaylar yazımızda. (EKSİKSİZ)
https://www.uzmansogutma.com/soguk-hava-deposu-nedi

Soğuk Hava Deposu

Soğuk hava deposu nedir? Fiyatları ne kadar? Uygun maliyetli nasıl yapılır? Nasıl kurulur? Nelere dikkat edilmelidir? Projesi nasıl çizilir? Ne kadar elektrik tüketir? Başlıca sorulan sorular ve tüm sorulara cevap bulacaksınız.
O zaman başlıyoruz ?
Soğuk hava deposu nedir?
Sıcak ortamda tutulduğu takdirde zarar görecek veya bozulacak ürünlerin daha uzun süre korunması amacıyla soğutma sistemi kurulan bölüme soğuk hava deposu denir.
Soğuk ortamda muhafaza edilmediği takdirde özelliğini kaybeden bir çok ürün mevcuttur. Bu depolarda 4 mevsim meyve sebzelerinden limon, muz, elma, domates gibi yiyecekler saklanmaktadır.
Üzüm veya muz sarartma gibi farklı amaçlar içinde kullanılır. Sığır eti ve tavuk eti gibi hayvansal gıdalar da eksi derecelerde bu depolarda saklanır. Kısaca ihtiyaç olunan her alanda kullanılmaktadır.
*Sizlere ilginç bir projeden bahsedeyim. Kullanmakta olduğu bazı ürünlerin soğuk ortamda tutulması gerektiği için bir elektrikçiye bile soğuk oda yapmıştık.
Soğuk hava deposu nedir kısaca açıkladım. (Araştırılmış en kısa ve sade açıklamadır.)

Soğuk Hava Deposu Fiyatları

Soğuk hava deposu fiyatları çıkarılırken alan büyüklüğü baz alınır.
Ancak bu konuda anlaşılması çok zor olmayan ama genellikle karıştırılan hesaplama hataları oluyor.
10 m2 soğuk hava deposu için örnek bir hesap yapalım. ÖRNEK 1:
MetreKare Hesabı : A kenarı * B kenarı olarak hesaplanır.
Bir kare düşünelim. 10 metre yatay kenarı 10 metre dikey kenarı olsun.
Bu alan 10 metrekare bir diğer deyişle 100 metre eder.
100 m2 ise 10000 metre alan ediyor. 1000 m2 =1000000 metre alan
Tonluk kapasiteler hesaplanırken metreküp hesabı olarak yapılır. Tonluk soğuk hava deposu maliyeti hesaplaması nasıl yapılır görelim.
ÖRNEK 2: Şimdi sizlere 1000 tonluk soğuk hava deposu maliyeti için mükemmel bir alan hesaplaması yapacağım.
Tonluk dediğimiz için depolanacak ürün ağırlığı önemlidir. Biz örneğimizde domates depolayalım.
*1 metre küp alana 4 sütun, 4 kat şeklinde 16 kasa domates alıyor. *Her kasa 15 kg diyelim.
-Metre kareye düşen ağırlık miktarı: 15*16 = 240 kg.
1000 tonu kilogram cinsine çevirdiğimizde 1.000.000 kg eder.
100.0000/240=41.660
Yani 1.000.000 kilogram domates için her 1 metre küp alanda 240 kg domates muhafaza edilebilir.
Kaç metre küp alan olduğunu anlamak için 1.000.000 kilogramı 240 a böldük ve kaç metre küp alan olduğunu belirledik. Sonucumuz 41.660 çıktı. Şimdi yanyana dizilmiş 41.660 adet 1 metreküp içerisinde 1000 tonluk domates muhafaza edebiliriz.
100 Metrekare alanın 10.000 metre ettiğini yukarıda yazmıştık. Bize lazım olan alan o kadar az değil. Soğuk hava depomuzun 3 metre olduğunu düşünelim. 41660/3 yaparak tek katta kaç metreküp gideceğini belirleyelim.
41660/3= 13886 metredir. Yani 13886 metre zemine sahip olmalıyız. 13886 metrenin kaç metre kare olduğunu bulalım.
118*118=13924 metre2 alan eder ve bu bizim projemizi tamamlamamıza yeterli olur. 38 Metreküplük bir alanımız da boş kalır.
Çok özenle hesapladım, umarım açıklayıcı anlatabilmişimdir.
İşlemde bir hatalı kısım varsa veya daha pratik bir yol biliyorsanız aşağıdaki yorum alanından belirtmenizi rica ediyorum.
ÖRNEK 3:
Metreküp hesabını (kilo hesabı olmadan) anlamanız için daha basit bir kaç örnek yapacağım.
20 m2 alan 400 metre etmektedir. Alan yüksekliğinin de 2 metre olduğunu varsayarsak 400*2=800 m3 alan elde edebiliriz. Deponuza 1 metreküp şeklinde 800 adet ürününüzü koyabilirsiniz. ÖRNEK 4:
30 m2 soğuk hava deposu ise 900 metre eder.
40 m2 ise 1200 metre alan eder. Yükseklik 3 metre olursa 3600 m3 elde ederiz. ÖRNEK 5:
50 m2 2500 metre eder. Yükseklik 2 metre olduğunda 5000 m3 alan elde ederiz.
Hesaplamaları birazcık büyütelim
300 metrekare toplam yani 300*300 = 90.000 metre alan eder. Bunu da 4 metre yüksekliğinde yaptığımızı varsayalım. 360.000 m3 alan elde edebiliriz.
500 m2 için: 500*500:250.000 Yükseklik(h) :4m 250.000*4= 1.000.000 m3 alan.
Domates örneğinde olduğu gibi 5, 50, 500, 3000, 5000 tonluk soğuk hava deposu fiyatları hesaplanabilir.
Bu hesaplamaları öğrendiniz artık işinizi anlatırken 10 m2 çapında 3m yükseklikte bir depo istiyorum diyeceksiniz. Veya ürünlerinizin 1 metreküpe düşen ağırlık miktarına göre soğuk hava deponuzun kaç metreküp olması gerektiğini kısaca biliyorsunuz.
Bu aşamadan sonra ürününüzün saklama koşullarını bilmeniz yeterli. Örneğin 4 derece ile meyve depolarken -18 derece ile et depolanacak. Not: Eksi 18 derece örnektir.
2x2 M2 Soğuk Hava deposu Fiyatı=>12.499₺ 2x3 M2 Soğuk Hava deposu Fiyatı=>16.499₺ 3x3 M2 Soğuk Hava deposu Fiyatı=>19.499₺ Daha büyük hacimli depolar ve en iyi fiyatı almak için arayınız.(Türkiyenin bütün illerine hizmet veriyoruz)
Formüllü Excel Tablosunu indirerek tüm hesaplamaları ve teklif işlemlerinizi sadece firma adınızı yazarak yapabilirsiniz. Fiyat Tablosunu İndir(İNDİR)

Soğuk Hava Deposu Yapımı Malzemeleri

Soğuk hava deposu yapımında kullanılan malzemeler ve işlemleri basitçe anlatalım.
Panel: Sac ve Poliüretan köpük ile yapılan ısı yalıtımı malzemesidir. İki yüzü sac ve ortası köpük dolgulu duvar ve çatı malzemesi olarak kullanılan yapılardır.
Soğuk Hava Deposu Kapısı: Soğuk hava deposunun panel kısmının dışında ki bir diğer ürünüdür. Bu kapılar hava geçirmez içeriden ve dışarıdan kolay açılabilir kilitli kapılardır. Kapı kenarları esnek ve çok sağlamdır.
Kompresör: Soğutucu akışkanı basınçla kondensere gönderen ve bu döngünün devamlı olmasına sağlayan motordur.. Kondenser: Basınç ile gelen akışkan gazı yoğunlaştırarak sıvı hale dönüştürmektedir. Bu esnada soğumuş olan sıvı ortamdaki sıcaklığı çeker. Aydınlatma Lambası:Soğuk hava deposu veya soğuk odanın aydınlatılmasını sağlar. Isı Ayarlama Termostatı: İstenilen derece de oda soğukluğunu ayarlamamızı sağlar. Artık dijital termostatlar ile çok daha kolay ısı ayarlaması yapılabilmektedir.
Soğuk hava deposu çalışma prensibi kompresör tarafından basınçlanan soğutucu akışkanın yoğunlaştırıcı tarafından soğutulmasıdır. Aynı işlem devirdaim yapar.

Soğuk Hava Deposu Imalatı Nasıl Yapılır?

Soğuk hava deposu nasıl yapılır basit ve doğal bir şekilde anlatalım. Soğuk hava deposu projesi için yer tespiti, kullanım amacı, istenilen büyüklük gibi bilgiler edinilir. Yapımı için öncelikle proje çizimi gerçekleştirilir. Cihaz seçimi yaparken kullanım alanı iyi düşünülerek cihazları ona göre seçmek gerekir. Motoru, kapıları, dijital termostat, duvar için panel, fan motoru ve fanı temin edilir.
Malzeme üretimi ve tedarik işlemlerini tamamladık.
Hazırlanan fizibilite çalışmalarından sonra zemin paneli ayarları yapılır. Zemin izolasyonu: boyutları belirlenmiş panel soğuk odanın zemini ve duvarlarına standartlar çerçevesinde montajı yapılmalıdır. Bu işlemler sonrası kapı montajı yapılır. Soğuk odalar da seksiyonel kapı kullanılmaz. Soğuk oda yapan firmalar tarafından soğuk oda kapısı sürgülü çeşitleri daha çok tercih edilir.
Ve proje aşağıdaki adımlar izlenerek gerçekleştirilir. Eğer eksik veya tartışmaya açık bir konu varsa yorum olarak bizlere yazabilirsiniz.

Soğuk Hava Deposu Kurulumu

Soğuk hava deposu Kurulumu aşağıdaki adımlar izlenerek gerçekleştirilmektedir.
Başlıyoruz. Soğuk hava deposunun kurulacağı yer zemininin yalıtımı ve izolasyon işlemi gerçekleştirilir.
📷
Sonrasında ise soğuk hava paneli mantolama işlemleri gerçekleştirilir. Soğuk hava deposu imalatında soğuk hava paneli mantolama işlemi çok önemlidir. Panel bağlantı noktalarının sağlamlığı ve hava geçirmez özelliği korunmalıdır.
Soğuk hava deposu maliyeti panel kalitesi ile artar. Soğuk hava panel fiyatları sac kalınlığı ve poliüretan köpük yoğunluk derecesi ile değişir. Soğuk hava deposu maliyeti 2019 yılında artan demir fiyatları ile yükselmiştir.
📷
Soğuk hava deposu imalatı sonraki aşaması ise soğuk hava deposu motorudur. Soğuk hava deposunun motoru daha çok tavana monte edilmekte ve yerden tasarruf sağlanmaktadır. Soğuk hava deposu fiyatları motor büyüklüğüne göre artar veya azalır.
📷
Soğuk hava dolabı imalatında en çok dikkat edilmesi gereken ve en önemli parça motordur. Soğuk hava deposu üreticileri kondenser ve evaporatör olarak tercih etmektedirler.
Soğuk hava deposu kapısı montajı ile işlem devam eder. Sürgülü ve normal kapı olarak 2 çeşit soğuk hava deposu kapısı vardır. Kapı montajında soğuk havanın dışarı çıkmamasını sağlamak için özen gösterilmektedir.
📷📷
Soğuk hava deposunun bir sonraki aşaması ışıklandırılmasıdır. Genellikle kapı girişine anahtarı konularak yapılmaktadır. Soğuk hava deposu üreticileri daha çok floresan lamba tercih eder.
Soğuk hava deposu üretimi bir sonraki aşaması ise soğukluk derecesini gösterme ekranıdır. Bu cihaz dijital göstergeli ekrana sahiptir. Soğuk hava depo kapısı önünde görülebilecek bir noktaya yerleştirilir. Soğuk hava deposu fiyatları kullanılan malzemelere göre artış gösterebilir. Örneğin soğuk hava deposuna kamera kurulumu soğuk hava deposu fiyatlarını etkiler.
📷
Soğuk hava dolabı derece ekranının takılması sonucu kurulum tamamlanmıştır. Satılık soğuk hava deposu alınırken derece ekranının sağlam çalışır olduğundan emin olunmalıdır. Kurulum sonrası test işlemi yapılır.
Test işleminde soğuk hava deposu soğutma hızı, Soğuk hava deposu motor sesi, derece ekranı kontrol edilir. Soğuk hava deposu üretimi bitmiş olur.
Soğuk hava deposu fiyatları için arayınız..

Soğuk Hava Deposu Yapımı Hakkında 50 İPUCU

-Kapı kolu kilidi, aydınlatma, derece ayarlama, dış ünite, iç ünite ve aksesuarları uzun ömürlü olacak şekilde seçilmelidir.
-Soğuk hava depoları çalışma prensibi tüm soğutma sistemlerinde olduğu gibidir.
-Kargo ve lojistik şirketleri de soğuk hava deposu bulunan araba ile dağıtım yapmaktadır.
-Soğuk hava deposu arızaları veya ayarları için bizleri aramaktan çekinmeyin.
-Büyük soğuk hava depolarında insanlar günlük giysileri ile çalışamazlar. Bu ortamlarda çalışanların ayakkabıları, tulumu, elbiseleri, eldiveni ve montu vardır. Özellikle yeleği ve montları sonra diğer ekipmanları soğuğa dayanıklı olmalıdır.
-Soğutma sistemlerinde boru çapı hesabı akışkanın debisine göre yapılmaktadır.
-Soğuk oda boyutları 2m kareden başlayarak istenilen boyutlarda üretilmektedir.
-Bazı soğuk hava depoları -4 ve -18 derece soğuklukta kullanılırken bazı soğuk odalar +4 ve 5 derecelerde kullanılır. Bu soğuk odalarda buzlanma olması istenilen bir durum değildir. Bu sorun genelde fan arızasından kaynaklanmaktadır.
-Yönetmeliği, güvenlik talimatı ve kullanım kılavuzu kapıya mutlaka asılmalıdır. -Meyve sebze depoları için derece ayarları çok önemlidir. Donma tüm meyve ve sebzeleri çöp edebilir.
-Soğuk hava deposu elektrik maliyeti motor gücüne ve evaporatör sayısına göre değişir. Alanın hacmine göre evaporatör sayısı artar ve enerji sarfiyatı yükselir.
-Soğutucu akışkanı bitmiş tüplere gaz basma işlemi uygulanır.
-Derece göstergesi çalışmaması durumlarında ilk önce termostat kontrol edilmelidir.
-Enerji tüketimini düşürmek için iyi araştırılmış bir yer seçimi ile güneş enerjisi yardımıyla elektrik üretilebilir.
-Soğuk hava deposu ısı dereceleri belirli aralıklarla kontrol edilerek ısı kaybı hesabı yapılır. -Büyük işletmelerde ısı takip formu veya ısı takip sistemi ile kontrol sağlanır. Bu kontroller ısı yalıtımında bir kaçak veya ısı yükü hesabında hata olup olmadığını tespit eder.
-Soğuk hava deposu inşaatında iş güvenliği firmamız tarafınca hassas olduğumuz konulardandır.
-Soğuk hava deposu enerji tüketimi kompresör kaç kw elektrik tüketiyorsa o kadardır. Led aydınlatma ve termostat enerjisi buna dahil değildir.
-Soğuk hava deposu mimari projesi çizimi uzman ekibimizce yapılmaktadır.
-Soğuk hava deposu nemlendirme cihazı sayesinde dış üniteden gelen basınçlı su parçalanır. Bu milyarlarca parça sis haline gelir. Ve bu şekilde nemlendirme işlemi tamamlanır.
-Soğuk hava deposu örnek projeler eklenecektir.
-Projede ne kadar alan isteniyorsa yüksekliği ona göre ayarlanmaktadır.
-Soğuk hava deposu zararları arasında ürünlerde tad ve doğallığının kaybolduğu söyleniyor. Ürünler tüm doğallığını korumasa bile tadından hiçbir şey eksilmiyor.
-Soğuk hava depolarının içlerini kontrol edebilmek için izleme kameraları kurulumu yapılır. -Kapı önünde uyarı levhası bulundurmalı veya zil uyarı sistemi kullanılmalıdır. Bu sistem çalışanları ve işvereni korumaktadır. Aynı zamanda çalışma saatleri içinde ve dışında soğuk oda izlenebilir.
-Soğuk hava deposu raf sistemleri fiyatları rafların yüksekliği ve raf sayısına göre değişmektedir.
-Soğuk hava deposu ruhsat işlemleri belediyeden alınmalıdır. Herhangi bir kaza durumu için sigortası yaptırılmalıdır. Ruhsatı olmadan faaliyet göstermesi yasaktır.
-Soğuk hava deposu tarihçesi çok eskilere dayanmamaktadır. Geçmişte yaz mevsimlerinde soğuk muhafaza edilmesi gereken ürünler mağara gibi alanlarda saklanırdı.
-Soğuk hava deposu tesisatı teknik özellikleri ve teknik şartnamesi içeren evrak işletmenizde bulundurulmalıdır.
-Şok soğutma nedir? Şok odası içerisindeki ürünleri yüksek hızda -20 derecelere getirme işlemine şok soğutma denir.
-Soğuk hava deposu üreticileri arasında en uygun teklifi almak için bizleri arayabilirsiniz.
-Soğuk hava deposu soğutma yükü hesabı alanın hacmi ile soğutma sistemi performansı karşılaştırılarak yapılır.
-Soğuk hava deposu giderleri olduğu kadar getirisi de olan bir sistemdir. Kiralık olarak bir alan veya deponun tamamını vererek gelir elde edebilirsiniz. Projenizin planı çizilirken kiralık verme ihtimalini düşünmelisiniz. Kiralık ücretleri belirlerken depo hacmi ve kiralanan alan ile birlikte elektrik giderleri hesaplanmalıdır.
-Hava perdesi nemlendirici tarafından oluşacak damlaları gidermeye yarar.
-İnsanlar ufak bir pratik hesap yaparak ne kadar kar ederim diye düşünüyor ancak bilinmeyen sektörde hesaplar tutmayabilir.
-Soğuk hava deposu hava perdesi rezistansları istenilen ölçülerde rezistans üstüne sıkça sarılmaktadır.
-Soğuk hava deposu risk değerlendirmesi yapılmadan herhangi bir proje tasarımı veya çizimine başlanmamalıdır. Soğuk hava deposu risk analizi örneği için bir depo sahibinden fikir alabilirsiniz.
-Soğuk hava deposu otomasyonu ve hesaplama tablosu slayt ve excel formatında sayfanın altına eklenecektir.
-Soğuk hava deposu metrekare maliyeti 2000 tl ile 3000 tl arasındadır.
-Endüstriyel soğutma sistemleri geçtiğimiz iki yıl içerisinde artan bir grafik çizmektedir. Ancak soğuk hava deposu maliyeti 2018 ve 2019 yıllarından sonra artan demir ve dolar bazlı ihraç ürün ücretleri nedeniyle artış göstermektedir.
-Dünya üzerindeki kıtlık oranlarının azalması soğutma sistemleri faydaları arasındadır. Bu şekilde gıda ömürleri artmakta ve talep olmayan ürünler bozulmadan bekleyebilmektedir.
-Soğuk hava deposu firmaları arasında en uygun fiyatları almak için arayınız.
-Soğuk hava deposu ve soğuk oda sistemleri hakkında tez yazabilirim. -Soğuk hava deposu proje örneği çizimi yüklenecektir (dwg).
Sebze ve meyve soğuk hava depoları dört mevsim istediğimiz ürünü yememizi sağlamaktadır. Belirli soğuklukta tutulan soğuk hava depolarında envai çeşit ürün belirli bir süre boyunca bozulmadan saklanır.
Tüm bu ürünler dondurulmadan aylarca bekletilir ve sonra ülke pazarına çıkarılmaktadır. Dört mevsim domates, salatalık biber gibi sebzelerin buunması bu depolar sayesinde sağlanmaktadır.
Soğuk hava depoları olmadan önce elma, armut, ayva gibi meyveler saman içinde muhafaza edilirdi. Hayvanlara verilen bu samanlar kış aylarında meyvelerin donmasını engellemektedir.
Günümüzde ise bu durum teknolojik gelişmeler ve soğuk hava depoları ile daha temiz ve kontrol edilebilir hale gelmiştir.
Meyve ve sebze soğuk hava deposu fiyatları soğutulacak alanın hacmine göre değişmektedir. Aynı zamanda mekanın ısı yalıtımı soğutma hızını artıracak veya azaltacaktır. Yaz aylarında sıcaklık oranı çok yüksek olan bölgelerde soğutma maliyetleri de artacaktır.
Meyve sebze soğuk hava deposu yalıtımı iyi ise soğutma sistemi aylık maliyeti düşmektedir. Ancak aksi durumda aylık gideriniz artacaktır. Meyve Sebze Soğuk hava deposu fiyatları belirlemede alanın hacminin etkili olduğunu söylemiştik.
Bu alan hacmine göre soğutma sisteminin gücü ve etkisi belirlenmektedir. Eğer soğuk hava deposu küçük ise ve ısı yalıtımı sağlam ise daha uygun maliyetli bir soğutma sistemi kurulabilir.
Ancak hacim büyük, ısı yalıtım zayıf ve hava yalıtımı kötü ise o zamana daha büyük bir sistem tercih edilmelidir. Uygun maliyetli soğuk hava deposu yapılmak istenildiğinde soğutma problemi yaşanabilir.
Bu yüzden soğuk hava deposu soğutma sistemi seçimi yapılırken çok dikkatli olunmalıdır.
Soğuk hava depolarında muhafaza edilen meyve ve sebzeleri sizler için sıralıyoruz.
Kış meyve ve sebzeleri: Mandalina, portakal, greyfurt, nar, kestane, armut, turp, pırasa, havuç, ıspanak, lahana, limon,kivi, avokado, hindistan cevizi... İlkbahar meyve ve sebzeleri: Çilek, kiraz, dut, marul, kıvırcık, yeşil soğan, yenidünya...
Yaz meyve ve sebzeleri: Karpuz, kavun, erik, şeftali, nektari, kayısı, üzüm, domates, salatalık, patlıcan, semizotu, enginar, karnabahar, kabak, bezelye, vişne.. Sonbahar meyve ve sebzeleri: Ayva, muşmula, alıç, elma, incir, taze fasulye, kuru soğan, hurma...
Tüm bu yukarıda saydığımız meyve ve sebzeler soğuk hava depoları sayesinde daha uzun süre tüketilmektedir. Hatta domates, salatalık gibi sebzeler seracılığında gelişmesiyle dört mevsim tüketilmektedir.
Bazı sebze ve meyvelerin sadece mevsiminde lezzetli ve sağlıklı bir şekilde tüketilmesi tercih edilir. Ancak yoğun nüfus artışı ile oluşan talep dengesi buna el vermemektedir.

Sıkça Sorulan Sorular

Soğuk hava deposu bakımı nasıl yapılır? -Gaz basma hızı, yalıtımı, kapı kontrolü ile evaporatör kontrol edilerek yapılır.
Soğuk Hava Deposu Nedir? -İhtiyaç duyulan her alanda soğutma işlemini gerçekleştiren oda görünümlü saklama depolarıdır.
Soğuk Hava Deposu Nasıl yapılır? -Soğuk Hava deposu alt zemini, yan duvarları, tavanı, kapısı ve soğutma sistemi yerleştirilerek yapılmaktadır.
Soğuk hava deposu maliyeti 2020 ne kadar?
-Soğuk hava deposu maliyeti 2020 yılı 2x2 fiyatı 12499 liradır. daha büyük boyutlar için ana sayfamızda ki fiyatlar bölümünü inceleyiniz.
Soğuk Hava Deposu Standartları
-Soğuk hava deposunun minimum değerlerdeki standartları en az 6 derece soğutmalı, termostat ve yalıtımı sağlam olmalıdır.
Satılık ikinci el soğuk hava deposu fiyatları nedir? -Soğuk hava deposu fiyatları 2020 yılı için; -2x2 Fiyatı: 12499 ₺, -3x2 Fiyatı:16499 ₺,
-3x3 Fiyatı:19499 ₺,
Soğuk hava deposu nasıl kurulur, nasıl olmalı, nasıl yapılır? -Hepsinin cevabı çok basit tüm yukarıdaki adımlar izlenerek kurulum yapılır.
Soğuk hava deposunda kullanılan gazlar? -Soğutucu akışkan nedir adlı makalemizde detaylı şekilde anlatılmıştır.
Soğuk hava deposu kaç derece olmalı? -Muhafaza edilmek istenen ürüne göre derece ayarlanabilmektedir.
Devlet destekli hibe ve yatırım teşviki varmı, teşvikleri neler? -Bayındırlık bakanlığı tarafından derecelendirilen şehirlerde kurulumunda 3 yıl vergi muhafiyeti, Kdv indirimi gibi yardımlar mevcut. Not: KDV ödemeleri iş bitirme belgesi sonrası verilmektedir.
Soğuk hava deposu işinde para varmı, karlımı, kaça mal olur, işi nasıl yapılır? -Alın teri ile yapılan her işte para kazanılır. Karlımı? Sektöre hakim iseniz ve bütçeniz varsa kar edebilirsiniz. Kaça mal olur? Boyutlarına göre değişir detaylı bilgi için bizi arayabilirsiniz.
İşi nasıl yapılır? Eğer sektördeki tüm işlere (kaynak, elektrik, gaz basma vb gibi) hakimseniz yapabilirsiniz.
Soğuk hava deposu kurulumunda dikkat edilmesi gerekenler? -Proje tasarımı, depo hacmi net bir şekilde belirlenmelidir. Küçük gelmesi durumunda ekstra maliyet çıkarabilir.
Soğuk hava deposu ne kadar elektrik harcar? -Motor gücüne göre ve evaporatör sayısına göre değişkenlik gösterir.
submitted by uzmansogutma to u/uzmansogutma [link] [comments]

Cinci hoca beni hamile bıraktı

2 yıllık evli, çocuksuz bir ev hanımıyım. Eşimle güzel giden cinsel hayatımız vardı. Tek eksiğimiz çocuk idi. Her türlü denemeleri yapamamıza ve birkaç doktora gitmemize rağmen olmuyordu. Bir gün eşim, bir arkadaşından öğrendiği cinci hoca lakaplı birinin bu konuda başarılı olduğunu ve birçok kişinin derdine derman olduğunu duymuş. Ne yapalım gidelim mi, diye sordu. Ne kaybederiz dedik ve gitmeye karar verdik.
bir akşam ,kocam eve gelip,randevu aldığını ve gideceğimizi ama önce banyo yapıp temiz olmamızı hocanın istediğini söyledi.banyo dan sonra,giyinip yola çıktık.Bu arada,duyduklarımdan ve filmlerden,hocaların, göbekleri açtırıp,birşeyler yazdırdıklarını,onun için,kadınca bir içgüdü ileen seksi sütyenimi ve g-string külodumu giydim.Eve geldik.Orta yaşlı,bakımsız ve çirkin bir kadın bizi karşıladı ve bir oda da beklemeye başladık.Bu arad kadın,elinde bir bardak sıvı getirip,içmemi istedi.İstemedim ama herm kadın hemde kocam içmemi istediler,içtim zehir gibi,ekşi bir tadı vardı.Yarım saat kadar bekledikten sonra,kadının,hocanın bizi beklediğini söyleyerek öbür odaya davet etti.Eşarbımı taktım.Bu arada kocama söyleyemedim ama içim yanmaya,kavrulmaya ve bir hoş olmaya başlamıştı. İçerisi,karanlık,loş ve tütsü dumanlarından acaip kokan bir yerdi.Karşıda, yatak şeklinde bir divanda,sakallı,başında sarık,üzerinde yeşil harmani olan sert bakışlı biri elinde dev gibi bir tesbih ile oturuyordu.Yanına çağırdı ve gidip elini öptük.Bu arada,benim yanaklarımdan emer gibi öperek, ayakta durmamı,elleri ile mal beğenir gibi kollarımı,belimi ve kalçalarımı okşadı ve yavaşça dönmemi istedi.Tedirgin olmuştum. Yere Oturmamı istedi.Bize derdimizi sordu ve dinlemeye başladı ama gözleri bende ve vücudumda dolaşıyordu.Bu arada fısıldar gibi acaip sesler çıkarıyordu.Cinleri ile konuştuğunu ve derdimizi anlamaya çalıştığını söylüyordu.Odanın havası ve ortam beni iyice çarpmıştı ve içimde manı olamadığım seks/cinsel kıpırtılar başlamıştı ve içimi kaplıyordu ve aşırı sevişmek istiyordum ve zorla kendimi tutuyordum ve de geldiğime pişman olmaya başlamıştım.On dakika kadar bizi dinleyip,hu çekmeleri ve dua gibi acaip seslerden sonra,kocama, dışarı çıkmasını,iki saat kadar sonra beni almaya gelmesini ve kusurun bende olduğunu ve başbaşa cinleri ile tedavi edeceğini söyledi.Korkmuştum ve olmaz dedim,yanlız kalamam korkuyorum dedim ama hoca çok kızdı ve sertçe defolup gitmemizi ve Cinlerinin lanetleri hep üzerimizde olacağını bağırarak söyledi.Artık tam korkmuştum ve ne yapacağımızı bilmiyorduk.Kocam bana dönerek,iyilğimiz için sakin olmamı,korkmamamı ve hoca ne isterse yapmamı,itaat etmemi istedi.Şaşkın,ağlamaklı bir vaziyette istemiyerek peki diyebildim.Kocama bir türlü söyleyemediğim içimde aşırı sikişme arzusu olduğu ve ortamdan da çok etkilenmem ve bir kadın olarak hocanın beni yiyecekmiş gibi bakışlarını görmem,beni adeta kararsız bırakmıştı.Birşeylerin olacağını hissediyordum.Kocam dışerı çıktı,artık çaresizdim.Hoca öpmem için elini uzattı ve af dilememi istedi,yaptım.Yanına çağırdı.Büyülenmiş ve robot gibi emrine girmiştim.Oturdum.Eşarbımı çıkardı.Elleri ile yüzümü,yanaklarımı ve saçlarımı acaip seslerle okşamaya başladı.Divana uzanmamı istediElleri bu defa omuzlarım,boynum derken aşağılara inmeye ve göğüslerimi okşamaya başlamıştı.Ne oluyor,ne yapıyorsunuz,olmaz,istemiyorumyapmayın desem de başımı,kolumu kaldıracak halim yoktu.Herşeyi görüyor ama birşey yapamıyordum.Kendimi ne olacak merakı ile,bu adama bırakıyordum. Kocamda beni yanlız bıraktığına göre,yapılacak birşey yoktu ve avcıya teslim oluyordum.Kendi ayağım ile gelip, elin adamına kendimi siktirecektim.Belki birşey yapmaz,sadece fırça,badana ile işini bitirir diye düşündüm ama kadını bu halde yakalamış her erkek sikmeye kalkar ve adeta parçalardı.Hoca de bu arada,gömleğimin düğmelerini zafer kazanmış komutan edası ile çözdü,çıkardı ve sütyenimi de beni hafif yana çevirerek, arkadan kopçalarını çıkararak üzerimden aldı ve koklayarak bıraktı. memelerimi ellerim ile kapatmak istedim ama yapamadım.Sesler çıkararak onları okşamaya,sıkmaya başladı ve uçları ile oynayınca çok tahrik oldum ve onları harika emdi.İnliyordum.Pantolonumun fermuarını indirdi ve düğmesini açarak çıkardı.elleri ile kilodumun üzerinden organımı okşamaya ve ellemeye başladı.Biraz sonra, g-sting kilodumu iki yanından tutup,çıkarırken,bende dizlerimi kıarak ona yardımcı oldum.Amcığımn üzerine ve kenarlarına bir sıvı dökerek oraları emdi.Sonra,Kendi de soyundu.Uzun donunu indirdiğinde,patlıcan büyüklüğünde,başı mosmor aletini gördüm ve bu dev benim amcığımı paramparça eder,nasıl içime girecek paniği başladı.Avını yakalamış avcı gibi homurdanarak üzerime çıktı ve hoyratça her tarafımı öpmeye,sıkmaya ve okşamaya başladı.İşini çok iyi biliyor ve hertürlü oyunları deniyordu.Çok tahrik olmuş ve ayni şekilde cevap vermeye başlamıştım.altında yılan gibi kıvranıyordum.Göğsümün üzerine çökerek,Ağzıma zorlukla alabildiğim dev aletini emmeye,yalamaya ve taşaklarını öpmeye başladım.Birdenbire,Kafamı bastırarak,aletini çıkarmamamı istedi ve boşalmaya başladı.İlk defa, Hepsini yuttum.İçim kalkmıştı ve midem bulandı.Boşalınca şaşırdım.Ne oldu? tamam mı dedim.Hayır,devam dedi.Boşaldığı halde dimdik duran aletini bu sefer 69 pozisyonu ile yeniden ağzıma verdi ve o da amcığımın üzerine kapanarak,dudaklarını aralayarak emmeye ve dilini sokarak yalamaya başladı ve bu beni bitirdi ve çıldırmak üzereydim.Parmağını göt deliğime sokup çıkarıyordu.İçime girmesini istiyordum.Amcığımın suları sanki şırıl şırıl akıyordu.Yalvarmaya başladım ve doğruldu.İki bacağımı omuzlarına alarak aletini amcığıma sürtmeye başladı.İnanın,ellerim ile içime bastırmaya çalışıyordum.Nihayet sertçe kayarak içime girdi.Amcığım kavrulmuştu.Vücudumu ritmik hareketler ile sallıyordum.Çığlıklarım odayı inletiyordu.İçimde kalmasını ve çıkmamasını istedim.Amcığımın içinde ileri geri oynayıp duruyordu.Artık dayanamıyacağımı,Zevkin doruklarına çıktığımı,geleceğimi fısıldadım ve o da hazırmış ve beraberce patlayıp boşaldık.Harika idi.içimde boşalma gidip gelmeleri adeta başımı döndürmüştü.Bir müddet içimde kaldı ve sonra çıktı.Yanıma uzandı ve sevinçle sıkı sıkı sarıldım.Öpüşmeye başladık.Böyle bir aletle ve iki defa arka arkaya beni becermesi beni ona hayran bırakmıştı.Keşke hep devamlı onunla olsam diye düşünüyordum.Havlu kağıtlarla beni itina ile sildi temizledi.Bir türlü ondan kopamıyordum.Kalktım ve giyindim.Dudaklarına tekrar yumuldum.Artık onun esiri olmuştum ve haftada bir kocamdan habersiz tedaviye geleceğimi söyledim.Verdiği muskalarla dışarı çıktım ve bekleyen kocamla sarmaş dolaş evimize gittik.Kocama,tedavi usüllerinin hep ayni olduğunu,okuyup üflediğini söyledim.
submitted by ferreisawesome to u/ferreisawesome [link] [comments]

KGB REDDİTİN KURULUŞU 5. BÖLÜM

KGB REDDİTİN KURULUŞU 5. BÖLÜM
~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ Bu bölümün müziği ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~ ~
*Sarumanın günlükleri 9.kayıp cilt, 3.kılkuyruk, sayfa 919
Kgb New Post's Tavernası
''Hayat, bazen hepimizi zorlar. Kimi zaman bunu gelgitlerle, kimi zaman fırtınalarla yapar ruhun bahçelerinde. Ne gelişini görebiliriz tanrının üzerlerimize biçtiği kefenlerin, ne de yarın akşamında içkiler içebiliriz soğuk mezarlarımızda. Fakat o gün geldiğinde, ben Saruman, mahşerin atlılarının karşısında ak asamı almış dikiliyor olacağım.''

O gün, bambaşka şeyler getirecekti bize. LANET OLSUN ZABUMAFU! Nerelerdesin kaç gündür de, sunum yapacağım gün ortaya çıkıyorsun! Oysa ki onu durdurduğumu sanıyordum, yanılmışım. Yine başlıyoruz.
Bugün new posts'a girdiğimde ilginç bir şey parlıyordu yukarıda. Lordun kılıcının kabzasını çekiç gibi kullanıp yukarılara bir şey astığını fark ettim; ''Kgb moderatör alımı ve Flairler hakkında''. Yeşil sihirçeken iğneleri kullanılırdı Reddit dünyasında, bunlar modlar ve adminler tarafından köy girişindeki tavernaya asılan duyurular içindi. Kgbredditte de baya alışmıştık görmeye bunları diye düşünüyordum ki Lord son kez vurdu ve post yukarıya sağlamca asılmış oldu. Yanımdan geçerken bir şeyler mırıldandığını farkettim u/furkantopal'ın,
''Böyle iyi oldu. Geçen de büyüme postu asmıştık, 1.500 online oldu birden amk! rachettayla ayıyı da yetkili mod yaparız, SONRA ANASINI SİKTİK ORTALIĞIN ANASINI! Döndün piyasaya furkan, artık zenci götü sikme zamanı. Büyüteceğiz buraları tekrar, ve sonra, ve sonra...''
''Lordum benim gebzeli orospu çocuğu flairini ne zaman verceksiniz''
*********************************************************************************
Kök biramı almış, general posts'a oturup lordun astığı yazıya bakıyordum; bugün içerisinde farklı farklı kgbliler Lordun konağına akın ediyordu, chatroomun o gün kapalı olmasından dolayı da kimse içeride ne olduğunu bilmiyordu. Aramızda en bilgilimiz kabasakal olmasına rağmen o bile mod alımlarında nasıl fiziksel testler ve pagan ayinleri döndüğünden bihaberdi. Tek bildiğimiz, tüm modların ve botların gay olduğuydu.
Tam sakalımı düzeltmiş biramı yudumluyordum ki, kapıdan girenleri gördüm.
Oldların hepsinin cübbeleri olurdu, fakat cübbelerini çıkarmış 6 old girdi kapıdan. Hepsi chatroomda en azından 1 kere gördüğümüz adamlardı ki, artık farklılardı. üçgen şeklinde dizilmiş 6 kişi, sağ ve sollarında general modlar ve en önde Lord duruyordu, konuşmaya girdi lord.
''BUNDAN SONRA; BU 7 KİŞİ YENİ MODERATÖRLERİMİZDİR! ARTIK PORNO LİNKİ İSTEMEK İÇİN SADECE BENİM DEĞİL, BUNLARIN MODMAİLİNİ DE MEŞGUL EDEBİLİRSİNİZ DELİ OROSPU ÇOCUKLARI!''
Tok ses yankılanıyordu tavernada, lambalardaki ışık bile titriyor sanırdınız. Fakat garip bir şey vardı, gözlerimize takılan; lordun arkasında 6 kişi vardı.
Lord, farketmemiş görünüyordu, arkasındaki tabureye çöktü ve cebinden 7 yeşil küçük kalkan figürü çıkardı. Bunlar yeni modların rozetleriydi. Sihirçeken çeliğinden yapılma yeşil parlaklıkları, en öteden bile varlıklarını farketmenizi sağlardı. Karşınızda bir mod olduğunda kelimelerinize dikkat etmezseniz, her şey olabilirdi...
Sıraya geçtiler, önce genç süvari u/YaniktheGent diz çöktü lordun önünde. Audi marka Kara atı, onun yegane dostuydu. Beraber yer, beraber içerlerdi; üzerinde beyaz tenli elf kızlarını sikerken bile kadim dostu sesini çıkarmazdı. Kgbnin toy, ama gücünden şüphe ettirmeyecek yegane süvarilerindendi.
Sonra u/T4lk geçti arkasına, sıra ilerliyordu ve Lord hala 6 kişi olduğunu farketmemişti. Bir şeyler ters gidiyordu ve kıyametin kopmasına sadece 4 kişi kalmıştı. u/T4lk Lordun dönüşünde kilit taşı rolü oynamış, onunla iletişimi olan bir olddu. Hatırlarım ki lordun en zor zamanlarında piposu ve nsfw tagli nickinin olduğu asasını yanına alıp onun yanına gitmişti.
sırayla u/smawlz ve diğerlerinin mod armaları takıldı üzerlerine, smawlz çok postlarda görmediğimiz; ama buradaki çoğu şeyden haberi olan bir olddu. Post atmazdı ama chatroomda ismini görmediğinizde o haftasonu eksik geçmiş demekti.
Son 3 kişiye gelindiğinde bi patırtı KOPTU! Kapıdan aceleci tavırları ve siyaha çalan cübbesiyle bir old girdi, tüm gözleri üzerine topluyordu. Bu adamı chatroomda görmüştüm, tüm oda hobbit yarrağından geçilmiyorken; hamhumu susturup hobbitlere siklerinin beyinlerinden sonra gelmesi gerektiğini vurgulamıştı. Belki bir bilge, belki de fazlasıyla aptal bir deliydi. Fakat korkusuz olduğundan hepimiz emindik, lordun gazabı bile gözünü sakındırmıyordu. Şaşkınlıkla gözlerinin içine bakıyorduk bu deli adamın.
''ÜZGÜNÜM, Gecikmişim.''
Yavaşça kafasını kaldırıp gözlerini Hustle'a dikti lord, sol elini yavaşça kılıcına götürdü. Son kelimelerini etme zamanı gelmişti.
''Ama...''
Lord ayağa kalkıp Hustle'ın üzerine yürürken kılıcını sıkıca tutuyordu.
TÜM GÜCÜYLE HAYKIRDI GENÇ HUSTLE!!!
''AMA DİYECEKSİNİZ, KGB BÜYÜK GRUPMUŞ DİYECEKSİNİZ DEDİK! BUGÜN O KUTSAL GÜNDÜR, YENİDEN DOĞDUK. ANA SİKTİK, ANA SİKTİK DOSTUM; ANLIYOR MUSUN??!''
Nefesi tükenmişti Hustle'ın, büyü gücünün büyük bir kısmını kullanmıştı bu sihirli sözcükleri sarfederken. Tüm KGBde bir zümrüdüanka çığlığı kopmuş sanardınız!
KILICINI SERT BİR ŞEKİLDE YUKARIYA DOĞRU KALDIRDI LORD, YÜZÜNDEKİ TÜM MİMİKLER GERİLMİŞTİ. OMUZUNDAN TUTTU HUSTLE'I, GÜCÜN VE BÜYÜNÜN SINIRLARI YENİDEN YAZILIYORDU! Tüm ışıklar söndü handa, yer sallanıyordu. Sadece titreşimleri görebilirdiniz, ADETA BİR AFET OLUYORDU, Lordun gücü hustle'ın damarlarına akmıştı.
İKİSİ GIRTLAKLARINI PARÇALARCASINA İSKANDİNAV TANRILARINI ARATMAYACAK ŞEKİLDE HAYKIRDILAR, Tüm genç hobbitlerin ruhlarına kazıdılar o savaş marşını!

''ANA SİKKTİK ULAN!''

Lord haykırıyordu, bu genç büyücünün ruhu, onun bağışlanmasını sağlamıştı.
''İnanamıyorum!'' diye bağırdı Lord, fakat genç Hustle'ın gücü neredeyse tükenmişti. Bilinci kapanmak üzere lordun kollarına yığıldı yavaşça.
Tüm hobbitler tavernada yerlere yığılmış, kimileri tahta masaların altında saklanıyordu. Yerinde oturmakta olan Kabasakal'ı gördüm, bu adam ne kadar güçlü olmalıydı da kılı kıpırdamamıştı? Hepimiz için gizem olacaktı sanırım.
Son anda birbirimze kenetlenmiş 5 kişi yıkılmamayı başarmıştık; u/ensarckr, u/karmamarma1, u/ministerblackveil, u/corneliusvanbaerle ve u/tlhnsrck.
u/wingedhussar ve u/AhmetOguzTr isimli hobbitler masa ayaklarına tutunup ayağa kalkmaya çalışıyorlardı, saçları dağılmıştı.
Bir belçikalı ve İtalyalının arasındaki adam olmak gerçekten ilginçti, minister ve tlhnsrck chatroomda ülkeler konusunda bilgi sahibi adamlardı.
************************************************************************************************
Bu gün de öyle bitti işte, daha uzun not almak isterdim sana papirüs; ama bugün palantirle bakarken 25 gün sonra dövme yaptırdığımı gördüm. Maalesef kısa kesiyorum o yüzden. Flairleri de yazamayacağım. Gideyim de örümcek shelob'a içki ısmarlayayım bari, belli mi olur? Belki de yeniden ateşli kunduzlar gibi sevişiriz. Saruman kaçar.
(Acaba dövme güzel olmuş mudur?)
**********************************************************************
Aftercredits: Ana sikme sahnesi
submitted by SikiTuttunSaruman to KGBTR [link] [comments]

Dabbe yeşil oda YEŞİL OBA 1.Bölüm - YouTube Anıl Piyancı & Allame - Yeşil Oda Cypher - YouTube YENİ ODA DÜZENİM ! Streamer Daily #2 - YouTube YouTube

Kenevir Yetiştirme Dersleri,Günlükleri,Yardımlaşma ve çok daha fazlası YeşilOda'da. Esrar Bilgi Platformu “Yeşil Oda” projesi ile gönüllülerin ve eğitimcilerin el birliği ile düzenli olarak gerçekleştirecekleri bir dizi etkinlik bütün eğitim yılı boyunca uygulanmış olacak ayrıca başka okul öğrencileri de misafir olarak bu etkinliklere katılabilecek. Anıl Piyancı Eylül - Ekim aylarında şehirine geliyor! 12 Eylül 2019 Anıl Piyancı Eylül - Ekim aylarında şehirine geliyor! Anıl Piyancı'nın yaklaşan konser tarihlerine Yeşil Oda Yapım web sitesi üzerinden ulaşabilirsiniz. Böylece yeşil oda bu aşamada hazırlık alanında yeşil bitkilerin anlamlara gelebilir. Terimi yeşil oda alternatif geri takip edilebilir Londra'nın East End, İngiltere. Gelen Cockney argo kafiye, frenkeriği olan sahne nedenle frenkeriği oda olduğu sahne odası ve en kafiye argo gibi, dolayısıyla kısaltılmış olur yeşil' oda. Sürdürülebilir bir dünya için yenilebilir enerji ve inovatif ürünleri tanıtan çevreci yeşil haber sitesidir

[index] [1017] [48] [6690] [4271] [3863] [2706] [1684] [6896] [5984] [476]

Dabbe yeşil oda

Pedagojiye önem veren anne ve babalar! Çocuklarınıza ne izlettiğinize dikkat edin! Başıboş bıraktığınızda izleyecekleri videolar çocuklarınızın karakterinin ... Discord ailemize katıl ve turnuvalar katılmaya hak kazan https://discord.gg/oyunfatihi Merhaba Ben Fatih Üstün , Youtube Türkiye platformunda her gün popüler... ----Arabesque was a long gone rap trend in Turkey usually despised by many rappers at it's prime. An example of arabesque rap: https://www.youtube.com/watch?... Yeşil Oda Yapım 118,745 views. 8:33. Top 100 Best Viral Videos of the Year 2019! - Duration: 32:21. Newsflare Recommended for you. 32:21. السيد فول يذهب السباحة حلقات ... Yeşil Oda Resmi Youtube Kanalı. Bu platform ile Yeşil Oda'da bulanan tüm sanatçıların video kliplerini ve parçalarını güncel bir şekilde takip edebilirsiniz....

http://forex-thai.cheapmining.pw